Saz kursundan içeri adım attığımda on yaşındaydım.Karşı komşunun bağlama çalan çocuğunun ve dayımın abimle bana bir zamanların devrimci radyolarından birinde dinlettiği türkülerin etkisiyle evimizin altındaki Hale Müzik Evinde bulmuştum kendimi.Devrim nedir,Çav bela ne demektir,hasret neden prangaların eskimesine sebep olur bilmiyordum.

Aslında çocukluğumdaki bu travmatik dönem,hatırladığım kadarıyla ben ilkokuldayken,evimizin penceresinde başlamıştı.Çapraz apartmanda oturan Gamze’lerin balkonuna bakıp başımı pencereye yaslayarak Mahsun Kırmızıgül’ün “Belalım” şarkısını dinlediğimi annemin de “kimmiş bakalım senin belalın” dediğini hatırlıyorum.(Annemin o zaman neden “ne belalısı lan,sıpa,yürü aşağıya top mu oynuyosun saklambaç mı oynuyosun artık napıyosun” demediğine hala şaşırıyorum.)Belalım diyordum çünkü öyleydi.Gamze benden iki yaş büyüktü.Alt komşumuz Deniz abiyle aralarındaki iletişimi ben sağlıyordum. “Git sor bakalım Gamze ablana niye teneffüste yanıma gelmemiş!” dediğinde koşarak Gamze’nin yanına gidiyor,Gamze “Ona neymiş acaba?” diye sorduğunda yine koşarak Deniz abiye kara haberi getiriyordum. Bu gidip gelmeler sırasında ben Gamze’ye aşık oldum.Fakat aşkım karşılıksız bile değildi.Hiçbir şeydi.Ben de dermanı arabeskte, pencere kenarlarında velhasıl saçma sapan bir çocuklukta bulmuştum.
Saz kursunda geçen bir yılın ardından artık insanların dinleyebileceği seviyeye gelmiştim.Her misafir geldiğinde ve yakınlarımızın düğünlerinde sahneye zıplıyor,karlı dağlardan,gurbet ellerden,Hızır paşalardan dem vuruyor,saz hocamın etkisiyle Orhan Gencebay müziğine de girdiğimden,olmayan dertlerim için (belki oyunlarda sürekli ütülmem,saklambaçta hemen bulunmam dert olarak sayılabilir) Tanrıdan bir teselli istiyordum.Belli bir zaman sonra (yine dayımın etkisiyle) Ahmet Kaya’nın “ Giderim”iyle artık kurşun gibi mavzer gibi dağ gibi patlayıp gitmeye de başlamıştım.11 yaşındaydım annemin ödevimi bitirmeden sokağa çıkmama izin vermemesine rağmen ben sürekli gidiyordum.Öyle normal de gitmiyordum;köpeklerimden,kuşumdan,yavrumdan cayıp hatta O’na yazdığım şarkıyı sazımdan söküp gidiyordum.
İlköğretimi Amasya’da bitirdikten sonra İzmir’e,Maltepe Askeri Lisesi’ne gittim.Ben daha söylediğim şarkıların anlamını bile tam bilmezken bu şarkıların vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı açısından tehdit unsuru oluşturduğunu öğrendim. “Uçakları neyleyim,gökkuşağı gönder bana,senin olsun süngülerin,gül dikeni yeter bana” orada “Kan!Kan!Kan kokacak bütün topraklar,bizim olacak bütün bu yüce dağlar”dan daha tehlikeliydi.Söylediğim şarkıların yerini artık bağırdığımız marşlar almıştı.Tanımadığımız görmediğimiz ne yediklerini ne içtiklerini bilmediğimiz insanlara nefretimizi bir spor sahasının içinde koşarak bağıra çağıra İzmir’e duyuruyor üstelik her çocuk gibi biz de silahları sevdiğimizden karşımızda “onların” olduğunu düşünerek parmağımızı geçiriyorduk tetiğe.Burada Gamze’nin annesinin konuştuğu dil Türkiye’nin ortadan çatırdamasına sebep olacak bir şeydi.
Saz çalmaya okuldaki müzik grubunu keşfedene kadar uzun bir süre ara verdim.Artık önemli günlerde sahnede generallere Atatürk’ün sevdiği şarkıları söylemeye başlamıştım.Ama ben bir türlü sevemedim o şarkıları.Öğretmenin Türkçe derslerinde “Burayı da sen oku” dediği,alelacele,duygusuz,sadece okumayı bildiği için okuyan bir öğrenci gibi çabucak söyleyip bitiriyordum.
Bir gün sevdiğim bir komutanla,bilgi yarışmalarında aralarda söyleyeceğim türküleri seçiyorduk.Ne çalsam beğenmemişti.İkimiz de gerilmeye başlamıştık.Birden istemsiz,spontane bir biçimde Ahmet Kaya’dan “Beni Vur” şarkısını salonun içinde bağıra çağıra söylemeye başladım.Komutan koşarak “Ne yapıyorsun oğlum sen?” diyerek yanıma geldi.Eveledim geveledim ordan duydum burdan duydum dedim sıyrıldım işin içinden.Ertesi hafta müzik çalışmalarına gittiğimde Müzik öğretmenliği yapan komutan bana bir daha kursa gelmememi söyledi.Artık saz çalamayacağım için üzülsem de “emredersiniz” deyip ayaklarımı birbirine vurarak nizami bir biçimde çıkıp gittim odadan.
Yaklaşık bir ay sonra koğuşlarımızda bulunan etüt odasından saz sesinin geldiğini duydum.Çalan çocuğu tanıyordum.Sazı yeni içeri soktuğunu,beni koğuşumda aradığını ama bulamadığını söyledi.(Çünkü tuvalette sigara içiyordum.)Artık etütlerden kaçıp kaçıp buraya geliyor beş kişi beraber toplam iki sigara içerek türkülerimizi söylüyorduk
.
.
.
Şimdi aradan dokuz yıl geçti.Ben üç yıl önce askeri okuldan ayrılıp üniversite sınavlarını kazanarak İstanbul’a geldim.Çoğu şeyi bir daha hatırlamamak üzere geçmişte bırakmıştım.Ta ki o arkadaşlarımdan birinin dün gece internetten bana yolladığı ses kaydında ince sesli bir çocuğun diğer 4 kişiyle,yankılı bir odada “Uçakları neyleyim,gökkuşağı gönder bana,senin olsun süngülerin,gül dikeni yeter bana” diye çok sevdiğim bir şarkıyı söylediğini duyana kadar.



Bu yazı 2140 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.