Kısa zaman önce yazdığım bir yazı olsa da bu, uzun bir süre önce fark ettim ki; bir yere gittiğimde – özellikle de açık hava mekanlarında – gözüm ilk önce ağaçlara takılıyor. Hemen bakışacağım, içten içe konuşacağım bir ağaç arıyorum gittiğim mekanda. Çünkü o mekanda yaşanan,paylaşılan hatıraların en önemli şahitleri ağaçlar oluyor benim için. Farklı bir arkadaşlık kuruyorum onlarla, kendi içimde. Sözsüz bir arkadaşlık bu, daha doğrusu konuşmak için sadece gözlerimi kullanıyorum. Başımı, her şeyden önce, dallarına çeviriyorum ağacın, gövdeden çatallanarak çıkışlarına ve sonra kendi içlerinde yine çatallanmalarına, kıvrılıp bükülmelerine bakıyorum. Kusursuzluğu görüyorum ve hayranlık duyuyorum yaratılışına, şaşkınlıkla beraber. Mevsim bahar ya da yazsa yapraklar yerleşiyor sonra gözbebeklerime. Her bir yaprağın hayat akışını görüyorum damarlarında. Hiçbir yaprağın bir diğerinin hayatına engel olmadan yaşayıp gidişini izliyorum. Ürperiyorum…

 

Gövdesine bakıyorum sonra ağacın, kaç yaşında olduğunu merak ediyorum. Evet, önemli benim için o ağacın burada ne kadar zamandır var olduğu. Kaç yıllık bir yaşanmışlık saklıyor acaba kendi içinde? Belki bu o kadar da anlaşılmayacak bir şey değildir kimileri için ama ben bilemiyorum işte. Sonra köklerini merak ediyorum, nerelere kadar uzandığını. Toprağın altında başka hangi canlılarla arkadaş olduğunu. Bilmek istiyorum. Onu daha iyi tanımak için gösterdiğim ufak tefek çabalar bunlar, belki de çok yersiz ve yetersiz… Asıl mesele onu konuşturabilmekte aslında. Daha doğrusu onun dilini çözebilmekte. Ben ona baktığımda bana neler söylediğini anlayabilmekte asıl mesele. Biliyorum o beni anlıyor ama ben de onu anlamak istiyorum…

 

Biraz daha düşününce hafızamda bir çok anının ağaçlarla bütünleştiğini fark ediyorum. 5 yaşlarındayken bir yaz günü kocaman bir elma ağacının altında oturuşumu ve o gölgelikten aldığım tadı unutamıyorum mesela. Ve bir de iğde ağaçları, çocukluğumu hatırlatıyor bana. Birkaç arkadaş bir araya gelip, dalından koparır koparmaz yediğimiz iğdeler geliyor aklıma. Bir bahar günü tatlı bir rüzgarın eşliğinde o iğde ağacımın hemen yanındaki duvarın üstünde oturuşum ve dalların kokusuna bürünen saçlarım… Kimi zaman da sadece uzaktan izleyişim onu, yanında bir iğde ağacı daha olmasına rağmen yalnız bir hali olduğunu düşünüşüm. Bizim bahçemizin duvarının hemen arkasında ve kimseye ait olmadan hem de herkesin ağaçları olarak var oluşları. Özellikle de duvarımıza yakın olanı. Her hatırlayışımda tuhaf bir özlem ve hüzün. Şimdi, diyorum gelsem yanına, yıllar sonra. Hâlâ ordaysan eğer. Anlatır mısın bana çocukken neler yaptığımı? Hangi oyunları nasıl oynadığımı? Benim unuttuklarımı da hatırlar mısın acaba?..

 

Zaman ve mekan değişirken, farklı ağaçlar giriyor hayatıma. İzmir ile bütünleşen palmiye ağaçlarıyla tanışıyorum. Ağaç deyince aklıma gelen şeylerden biri olan “gölge” palmiyelerin varlığına pek dahil olan bir şey değil. Ama bunu onlar için bir eksiklik olarak görmüyorum ve onları en çok bu farklı halleriyle seviyorum. Gövdelerine yerleşen ve orda giderek büyüyen bir gücün varlığını görüyorum ve yine ürperiyorum, ona bu gücü veren varlığı düşününce…

 

Ağaçlarla arkadaşlığımın bambaşka bir yer aldığı şehir ise Ankara… Odamın penceresinden beni dinleyen, halimi anlattığım, dertleştiğim erik ağacım… Bana sonbaharı anlatan ve anlatırken ağlayan, beraber kışa bembeyaz gülücükler yolladığımız, ilkbaharın gelişini çiçeklerle kutladığımız, yağmurlara birlikte avuçlarımızı uzattığımız sevgili erik ağacım… En özel yeri o alsa da, kiraz ve dut ağacımı da unutamam elbette. Özellikle kiraz ağacının dallarını işgal eden çocukları. Ve o ağacın o çocuklara gösterdiği cömertliği. Bahar geldiğinde bembeyaz, top top çiçekler açışını ve benim hayranlıkla oracıkta kalakalışımı. Unutamam, bir gece Ankara ‘ nın nefesini nasıl beraber soluduğumuzu. Sokağın öbür başındaki dut ağacıyla arkadaş oluşunu ve dallarını birbirine dolayıp sarılışlarını. Onların arkadaşlığına imrenişimi…

 

Kurumuş dallarıyla bile bana bir şeyler söyleyen ağaçlarım… Her mevsimde ayrı bir güzelliğe büründüğünüzü gördüm, o çok sevdiğim şehirde. Sonbaharı gördüm önce; sarı, kahverengi, turuncu, kızıl derken yemyeşil yapraklarınızın muhteşem renk cümbüşleri içinde toprakla kavuşmasına şahit oldum. Sonra kış geldi, kar taneleri usul usul dizildi dallarınıza. Bembeyaz bir taç giyindiniz ve ben bir kere daha aşık oldum size. Bahar geldiğinde; kimi yeşilli beyazlı, kimi pembeli çiçek açtığınızı gördüm. Sizin dallarınızda yürüyen hayat, benim içimde de adım attı. Sevdiğim şehrin yağmurları da geldi sonra, sizin yapraklarınızı öptü bir bir. Toprak kokusuna karışan güzelliğinizi soludum, rüzgarın yapraklarınızda söylediği şarkıları dinledim sessizce…

 

Gözümün önünden geçip gidiyor şimdi bakışlarıma doldurduğum yüzlerce ağaç… Çam ormanları, duruşuyla insanı sarmalayan çınar ağaçları, okulumun bahçesinden caddeye koca bir gölgelik bırakan akasya ağaçları, denizlerin üzerine gölge düşürenler, narin ama bir o kadar güçlü fidanlar, meyvelerle dolu dallarını tevazuuyla eğen ağaçlar ve daha niceleri…

 

Gözlerimin değdiği onca çirkin şeyden sonra onlara her baktığımda, ağaçların şu dünyada nasıl bir nimet olduklarını hissederim iliklerimde. Varlıkları için şükrederim tebessümlerimle.

 

Ve bir de derim ki içimden: Ne olur hiç gitmeyin gözlerimin önünden…

 

Beyaz Kardelen



Bu yazı 1293 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.