Uzun zamandır, büyüdükçe neleri kaybettiğimi fark etmenin ince sızısını taşıyorum içimde . Her bir fark ediş ayrı bir hüzün oluyor ve hüzünlerim içimde biriktikçe kağıda dökülmek için çırpınıyor. Bir şeyleri kaybettiğimi fark etmeye nereden ve nasıl başladım bilmiyorum. Ama yazmak istiyorum şimdi, hüznüm farklı bir boyut kazanıp daha katlanılabilir olsun diye. Ve belki neleri kaybettiğimi görmek, kaybettiklerimi nasıl kazanacağım adına bana bir fikir verebilir diye.

 

Fark ettiklerimin hepsini yazamam belki ve elbette henüz fark etmediklerimi de yazamam. Yazmak için düşünmeye başladığımda ise aklıma ilk gelen arkadaşlarımız oluyor. Daha çok arkadaşımız vardı diyorum, çocukken. Güneş, bulutlar, yıldızlar, ay, bazen durgun bazen coşkulu akıp giden sular, hayvanlar, ağaçlar… Hepsi arkadaşımızdı bizim ve ayrı ayrı hepsiyle konuşurduk. Kimisi gece kimisi gündüz yanımızdaydı, kimisi de istediğimiz her an yanı başımızda olabilirdi. Hiçbiri diğerine kırılmadı arkadaşlarımızın ve hatta hepsi birbiriyle arkadaş oldu. Biz bu dostluklarla sarmalamışken hayatımızı, zaman nasıl geçti anlamadık ve büyüdük. Yalnızlaştık büyüdükçe. Bambaşka arkadaşlar edindiysek de çocukluğumuzdaki o arkadaşlıkların samimiyetini ve farklılığını yakalayamadık. Dostlarımıza ihtiyacımız oldu kimi zaman ama onlara ulaşmak gökyüzüne bakmak kadar kolay olmadı. Büyüdükçe kırdık, kırıldık, unuttuk, unutulduk, daha mutlu olacağımızı zannederken, her arkadaşlıkta daha çok hayal kırıklığına uğradık. Belki de bütün o eski arkadaşlarımıza olan vefasızlığımızın bedelini ödedik.

 

Daha cesurduk çocukken. Büyüklerin zaman zaman “delilik” diye gördükleri şey aslında bizim cesaretimizdi. Büyükler ise bunun adına “delilik” diyerek kendilerini korkaklaştırdılar. Ama biz cesurduk, bize “deli” denmesini de göze alacak kadar. Ve bir o kadar da özgürdük. Büyüklerin elinin yetişmediği yerlerde, kendi dünyamızda kendi savaşımızın kahramanıydık korkusuz ve özgürce. Sonunu bilmiyorduk kimi yolların ama gidiyorduk hiç düşünmeden. “Tehlike” nin ne demek olduğunu bilmediğimiz için tehlike uzaktı bizden. Daha az şey bildiğimiz için daha az korkuyorduk hayattan. Karşı koymanın ne demek olduğunu ise bilmiyor değildik ama neye karşı koymamız gerektiğini bilmiyorduk ve asla da bilemeyecektik. Bu yüzden büyüdük işte, karşı koyamadan. Daha fazla şey öğrendik, anlamını tamamen idrak edemesek de “dünya tehlikeli bir yer” dedik ve daha az güvendik, daha korunaklı yaşadığımızı sandık ya da yaşamaya çalıştık. Ama yine de kendimizi emniyette hissedemedik. Kendi korkularımızın taşlarına dolandı ayağımız ve kendimizi koruyoruz sanarken bize en büyük yarayı yine biz açtık…

 

En çok da anı yaşardık çocukken. Ne takılıp tökezleyeceğimiz bir geçmiş vardı arkamızda ne de kaygısını çekeceğimiz bir gelecek görürdük önümüzde. Yarına dair en büyük kaygımız bir sonraki günün ev ödevini yetiştirmekti belki de. Sonrası ise sokaklar, oyunlar ve bitmek bilmeyen bir enerji… Yaşadığımız anın kıymetini bilirdik, nasıl yaptığımızı anlamadan. Bazen büyümeyi istesek, hayallerimize dair “ben büyüyünce” diye başlayan cümleler kursak da bu günümüzden ayrılmazdık kolay kolay. Sonra hayallerimize dair kurduğumuz cümlelerimizin şartı yerine geldi ve büyüdük. Büyüyünce yapacaklarımızı, unuttuk zamanla. Hayatın bizi sürüklediği bambaşka bir yolda bulduk kendimizi. Hayallerine, daha doğrusu hedeflerine, sahip çıkanlar olduysa da aramızda, azdı o insanlar. Geriye kalan büyük bir çoğunluk ise hem hayallerini unutmuştu hem de yeni hayaller kuramıyordu artık. Ne zaman kalkışsak hayal kurmaya yenilgilerle dolu bir geçmiş kendini referans gösteriyordu biz izin vermek istemesek de. Ya da gelecek umutsuz bakışlar yolluyordu bize. Dün ve yarın arasında gidip gelmekten bu günümüzü kaçırdığımızın farkında bile olamıyorduk, nerde kaldı bu durumu değiştirmek için bir adım atmak. Tüm bunların ayırtında olmamıza rağmen her şeyin aynı şekilde devam etmesi de büyümemizin bir sonucuydu galiba…

 

Tüm bunlara bakınca değişen hem çok şey var ama hem de hiçbir şey yok sanki. Masum değiliz bir çocuk kadar belki ama pişman olma yetimizi koruma imkanımız hâlâ var. Hatalarımız var ama onları nasıl telafi edeceğimize dair düşüncelerimiz de var, gerçekleştirilmeyi bekleyen. Hayat çocukken olduğundan daha zor değil belki de ne kadar güçlüysek o kadar yükümüz var yine, ama biz bu yükü kaldırmaya çalışmak yerine mazeretler öne sürüyoruz galiba. Bir yanımız çocukluğumuza dönmeyi isterken bir yanımız hala gözünü yığın yığın hayalle doldurulmuş bir geleceğe dikmiş durumda. Çocukken nasıl büyümeyi istiyorsak büyüdüğümüzü düşündüğümüzde de vazgeçmiyoruz bir geleceğe doğru ilerlemeyi istemekten. Nasıl çocukken farkında değildiysek o günleri özleyeceğimizin, şimdi de farkında değiliz bu günleri özleyeceğimizin. Çocukluk; hatırlayınca tebessüm etmemize sebep olan anılarla, ufak tefek tecrübelerle bir kenarda kalmalı belki de, tamamen yok olmadan. Çocukluğumuza duyduğumuz özlem bugünümüzü ve dahi yarınımızı elimizden almamalı.

 

Kaybettiğimizi düşündüğümüz şeyleri kazanma imkanımız hala var, çünkü biz varız. Ayaklarımızı korkuların prangalarından kurtarabilir, görünmez duvarlarımızı yıkabiliriz. Yeniden hayaller kurabilir, küçülen düşlerimizi besleyip büyütebiliriz. Bütün farklılıklar bir kenara, günü yaşamaya yeniden başlayabiliriz. Ve o zaman çocukken sahip olduğumuz huzurun nereden kaynaklandığını da görmüş oluruz sanırım. Bir de çocukken çevremizdeki her şeye nasıl sevgi duyuyorduysak, aynı şeylerin hala bizim sevgimizi hak ettiğini hatırlayabiliriz. Güneş, ay, bulutlar, hayvanlar, bitkiler velhasıl yaratılmış ne varsa hepsi hala sevilmeye ve ilgilenilmeye değer…

 

BEYAZ KARDELEN



Bu yazı 1137 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.