İzmir ‘ de olduğum zamanlardan biriydi. Mart ayının başlarında, gökyüzünün griliği altındaki bir gündü. Tek başıma dışarı çıkmıştım, ufak bir işimi halledip eve dönmek üzere. Ara sokaklardan birine saptım ve yürüdüğüm kaldırımda atletik yapılı, iri diyebileceğim bir vücuda sahip, genç bir adam ve onun yanına yakışır büyüklükte, insanda okşama arzusu uyandıracak çoklukta sütlü kahve tüyleri olan bir köpekle karşı karşıya geldim. Yürüdüğümüz kaldırım çok dardı ve mecburen adamla köpeğine yol verdim. Kendisine yol vermeme neden olup bana kendimi bir tuhaf hissettiren o köpeği ilk ve son görüşüm olmadığını, onun bu yazının baş kahramanlarından biri olacağını ise henüz bilmiyordum.

 

Ara sokaktaki işimi halledip geri döndüm ve evime gitmek üzere caddeye doğru yürümeye başladım. O büyük köpek sokağın ucunda, köşedeki silindir bir demir parçasına kayışı bağlanmış halde duruyordu. Hem caddeye hem de köpeğe yaklaştığım sırada, annesinin elinden tutmuş yürüyen, pembeler giyinmiş, 5-6 yaşlarında küçük bir kız gözüme takıldı. Küçük kız, annesini de hafiften kendisine doğru çekiştirerek, gözlerini hiç kırpmadan köpeğe uzanıyordu. Bütün enerjisini parmak uçlarında toplamış gibiydi. Ama annesi bu durumu fark etti ve küçük kızın parmaklarıyla köpek arasında milim kala kızı yavaşça sürükleyerek yanına çekti, bir yandan da (onaylamadığına dair olduğunu sandığım) bir şeyler söyledi. Küçük kız ise annesini pek dinlemiyor gibiydi ve arkalarından yürüyen adama seslendi : ” Baba, benim için onu sever misin?”

 

O an bütün caddenin gürültüsü yok olmuştu sanki ve küçük kızın cümlesinden başka bir şey duymadı kulaklarım. Dudaklarımda koca bir tebessümle baktım o küçük kıza. Babasına seslendikten sonra tekrar dönüp baktı okşayamadığı köpeğe. Benim ona bakıp gülümsediğimi ise görmedi elbette. Ama artık gözüm o küçük kızdan başka bir şey görmüyordu caddede ve onun ardı sıra yürüyordum. İkimizin de gideceği yerin aynı yönde olmasına da sevinmiştim. Küçük kız etrafına bakıyordu, her şeyi ilgiyle seyrediyordu. Palmiye ağaçlarını, apartmanları, dükkanları… Ben de onu ilgiyle seyrediyordum. Köpeğe uzanışını, heyecanını ve o sımsıcak cümlesini hafızama güzelce yerleştirmeyi de ihmal etmeden.

 

Bir yandan onu izleyerek yürüyor bir yandan da düşünüyordum; çocuk olmak başkaydı gerçekten. Önüne çıkan herhangi bir hayvana kendi hayvanıymış gibi sevgi duyabiliyordu ve ona sevgisini göstermek istiyordu. Kendi gösteremese bile bir başkasının onun yerine göstermesini, en azından. Belki onun da bir köpeği, kedisi ya da bir başka hayvanı vardı ama o bu sevgiyi sadece kendi hayvanına sunmuyordu. Evinde köpek besleyen birçok insanın yaşadığını bildiğim mahallemde, o köpeğin yanından öylece geçen köpek sahipleri vardı eminim. Ya da benim gibi korkan, ürken insanlar. Ama o küçük kız oradan geçen onlarca insandan farklıydı. İlk defa gördüğü, huyunu suyunu bilmediği bir hayvandan korkmamıştı ve içtenlik dolu sevgisini bırakmak istemişti avuçlarıyla, neredeyse kendi boyundaki o köpeğin sırtına. Saf ve masum samimiyetini duyduğum cümlesi ise hâlâ kulaklarımda.

 

Yürümeye devam ettik, onlar benden önce sonlandırdılar yürüyüşlerini; bense küçük kızı bedenimin ardında ama zihnimin içinde taşıyarak döndüm evime. O puslu mart sabahını aydınlatan bu güzel anıyı hafızama kazıdım ve sizlerle paylaşmak istedim.

Küçük kızın babasının köpeği sevip sevmediğini merak ediyorsunuz belki. Cevabı biliyorum ama bence sizin ne hayal ettiğiniz daha önemli. :))



Bu yazı 1511 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.