Mektuplar… Konuşurken susan, susarken konuşan kağıtlar. Yazılmışlıkları kadar yazılmamışlıklarıyla da iz bırakan. Okunmuşlukları kadar okunmamışlıklarını da fısıldayan. Bazen yazanın gönlünde bir ukdedir gelmemiş cevabıyla, bazen de okuyanın gönlünde bir ukdedir yılların tozlu sandıklarında parçalanmışlığıyla. Bir kalemin kıpırdanışlarından çok daha fazlasıdır mektuplar. Kat kat açılan bir mahremiyet, bir güven, bir muhabbet vardır dokunuşlarımızın çevrelediği. Yazılan her mektupta karşısındakiyle arasında keşfedilmemiş bir kapı görür insan. Mektuplar, bu yüzden benzemez hiçbir yazıya. Değil mi ki yazarı da okuyucusu da özeldir birbiri karşısında…

 

Mektuplar… Ayrılıkla sızlayan ruhumuzdan dökülüp gelen bir gözyaşı selidir, parmak uçlarımıza doğru akıp kağıdı ıslatan. Elle tutulur bir samimiyettir, kalemle kağıdın vuslatında cisimlenen ve o samimiyetle örülmüş cümlelerdir, gözlerimizden ırak ellerin sıcaklığına dokunan. Bir buruk tebessümdür belki, yüreğimizin kıvrımlarına gizlenen. Bir aşktır bazen, söylenemeyenin sancısını kelimelere çektiren. İçten dualardır, her satırın başında ve sonunda gizlenen. Bir umuttur ya da şefkat dolu bir annenin titrek ellerinden yüreğine doğru giden. Bir dostluktur ummadık bir günde ummadık bir anda çıka gelen ve yalnızlığı silip süpüren. Ama en çok; bir hasret çağıltısı, bir gurbet çığlığıdır. Bir özlem fısıltısı ve nihayetinde bir vuslat umududur…

 

Uzaktaki bir sevdiğimizi yanı başımızda hissetmektir kağıdın kokusuyla ve hiç solmayan sevgilerin rengindeki bir kalemin titreyişinde saklı yürek kıpırtılarıyla. Biliriz bunu ve usulca yırtarız zarfı, sevdiğimizin canını incitmekten korkar gibi. Biliriz, avuçlarımızda tuttuğumuz sevdiğimizin yüreğidir. Bir köşeye çekilir, öyle okuruz mektupları. Her satırın üstünden dilediğimiz kadar geçeriz, bir daha okuruz, bir daha ve bir daha… Özlemimiz bir diner, bir katmerlenir ve sevdiğimizle baş başa kalan ruhumuz da kalemi kağıdı eline almak ister. Araya hiçbir şey girmeden ve heyecanımızı kaybetmeden, hemen cevap yazmalıyızdır.

 

Mektuplar… Hem ayrılık hem vuslat, her satırı özlemle bütünleşen. Bir dostu özlemek, bir sevgiliyi özlemek ya da bir kardeşi, anneyi, babayı, evladı… Daha doğrusu özlemek-ti… Durup kırık bir bakışla bakıyorum sevdiklerimden, dostlarımdan bana kalan mektuplara. Şimdi onları her özlediğimde telefon düşüyor elime, kağıt kalem değil. Ve gün geliyor asıl özlediğim mektuplaşmak oluyor. Mektup yazmak ve mektup almak… Öyle ya, kaydedemiyorum her telefon konuşmasını kelimesi kelimesine beynime. Ve her aldığımda elime telefonu, kulağıma gelen periyodik sesleri bir insan sesi kesmiyor. Ya da bazen mekanik bir ses yeteri kadar param olmadığı için aradığım kişiyle konuşamayacağımı söylüyor bana. Küsüyorum birden elimdeki alete ve hatta kızıyorum. Kalemim ve kağıdım sonsuz gözüküyor o vakit gözüme. Sayfalarca yazabilirim, diyorum, içimdekileri istediğim kadar anlatabilirim. Sarılıyorum ya onlara, düşünmüyorum yazdığım mektuba cevap alıp alamayacağımı. Ben sadece yazıyorum…

 

Mektuplar… Hala yazıyorsam, yazabiliyorsam sevdiklerime söyleyecek bir şeylerim var demektir. Ve yazılan her mektup karşımızdakine, “Bak senin için aldım kalemi elime, senin için yazıyorum, senin için yüreğimi damıtıyorum buraya ey sevgili, ey dost…” demektir aslında . Ve yine deriz ki, ” Ey dost, ey sevgili, birbirimizi gördük, tanıdık, sevdik ya bizden bir iz kalsın bu dünyada. Kim bilir bizim birbirimize açtığımız kapılar başka insanlara da başka kapılar açar…”

 

BEYAZ KARDELEN



Bu yazı 1224 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.