Kelimeler içinde düğümlenmiş yine. Ayıramıyorsun onları birbirinden, oysa bir yazı yazmalısın ta derinlerinden gelen. Ama kelimeler düğüm. Kelimeler kör düğüm. Üst üste binmiş, iç içe geçmiş yığınla kelimenin arasında seni bekleyen bir yazı var, biliyorsun. Ama… Ama çözemiyorsun bu kocaman düğümleri. Kaleminin hiçbir işe yaramadığını, hatta beceriksizliğin yüzünden her şeyi daha da zorlaştırdığını düşünüyorsun. Çözmeye çalışırken daha da düğümleniyor kelimelerin. Ah bu kelimeler! Nasıl böyle üst üste geldiler? Oysa sen, hepsine yetecek kadar yer var sanırdın içinde. Nasıl bir şey girmiş kelimelerinin yanına da, nefes alamayacak kadar sıkıştırmış bütün harflerini? İçindeki düğümün kalbine batmasını hissederken merak ediyorsun, kim bilir hangi yazının kendini kağıda salıverişinin ilk adımıyla çözülecek şu kelimelerinin karmaşası? Belki de sen değilsin o düğümü çözecek olan. Belki de kelimelerini, satırlara, kendinin yerleştiremeyeceğini düşünüyorsun. Kim bilir kimi bekliyorsun, neyi arıyorsun, kelimelerini tek tek avuçlarına bırakacak ve sen onları satırlara dizerken yanında durup sana güç verecek?

Oysa senin elinden tutacak başka bir el daha yok. Sen, tek başına, alacaksın kalemi eline. “Ya takılır kalırsam kalemi kağıda değdirdiğim o ilk noktada?” demeyeceksin. Korkularını yeneceksin, içindeki düğüm ruhunu sarmadan, daha da büyüyüp ağrıtmadan kalbini. Aklından geçen onca şey varken hiçbirini yazmayarak onları çürütmeye hakkın var mı? Üstelik bunun sana telafi edilemez bir zarar vereceğini bile bile… Nasıl durabilirsin yerinde, nasıl eline almazsın kalemi? Kimse için değil, kendin için yaz sadece. Vazgeçme sakın, ışığını söndürme…

Yağmuru yaz yine, onun sonsuz bereketinin altında ıslansın kalemin. Pencerenin önüne konan güvercinleri yaz; tüylerinin rengini, ürkekliklerini… Sevdiklerini yaz, hani çok sevip de söyleyemediklerini. Seni çok sevenleri yaz, fedakarlıkları ve şefkatleriyle sevilmeyi en çok hak edenleri. Ankara’yı yaz, toparla dağılmış cümlelerini. Kalbinin derinlerine in korkmadan ve batır kalemini orda akıp giden mürekkebe. O mürekkep kim bilir ne renge bürünecek kağıda düşünce, merak etmiyor musun? “Zamanım yok.” deme. Yazı bu, geçen zaman durur o akıp giderken. Hem ne kadar ihtiyacın var zamanı biraz durdurmaya. Yazının koynunda dinlenmeye, kalemin ve kağıdın sessizliğinde gürül gürül akan düşler görmeye… Çok ihtiyacın var değil mi? Çok, hem de pek çok…

Evet, nazlıdır ilham perisi. Zar zor gelir, geldiğinde de çok durmaz. Kimi zaman sen geldiğini bile fark edemeden o çoktan çekip gitmiş olur. Yine de vefasız değildir. Sen onu bırakmadıkça o da seni bırakmaz. Yakınlığınız, aynı dili konuşmasa da, karşılıklıdır. Bu yüzden onu da bahane etme. Önce çağır yazılarının görünmez kahramanını, kalbinin en hassas teliyle seslen ona. Gelmezse bir daha seslen. Bir daha ve bir daha… Gelir de farkında olmazsın belki sen, umudunu yitirme. Kırılmasın düşlerin. Sen yaz, yazdıkça o süzülür kağıdının eteklerinde. Nefesini dokundurur bir cümlenin kelimelerine, sonradan fark edersin ki gelip de geçmiştir ilham perisi buralardan…

Kolay değil elbet yazının yolunda yürümek. Ama bir adım at yeter ki, kolaylaşır zamanla ilerlemek. Her adımı başkadır madem yazı yolunun, bu yazı da sancılı bir duraklamadan sonraki ilk adımın olsun…



Bu yazı 1149 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

  1. Lavinya Oz. dedi ki:

    Geciken yorumum için af buyur öncelikle 🙂
    Çok beğendim… Kalemine sağlık…

    “Kelimeler içinde düğümlenmiş yine. Ayıramıyorsun onları birbirinden, oysa bir yazı yazmalısın ta derinlerinden gelen. Ama kelimeler düğüm. Kelimeler kör düğüm. Üst üste binmiş, iç içe geçmiş yığınla kelimenin arasında seni bekleyen bir yazı var, biliyorsun. Ama… Ama çözemiyorsun bu kocaman düğümleri.” Çok iyi bir giriş YAZISI 😉

    SEVGİYLE…

You must be logged in to post a comment.