Evine varmak için yürüdüğü yol her zamankinden de uzun sürmüştü. Ayaklarına taş bağlıydı sanki, doğru düzgün adım atamıyordu bir türlü. Hayır, aslında ayaklarına değil yüreğine bağlıydı taş. Kalbinin acısı durmuyordu olduğu yerde, bütün bedenine yayılıyordu. Bu yüzden, ruhunun yorgunluğunu taşımaya mahkum olmuştu bedeni.Ona asırlar kadar uzun gelen bir süre sonra eve girdiğinde tek bir şey vardı aklında : uyumak… Aslında tuhaf bir uyuşturucuydu uyku, dozunu ve etkisini kimse ayarlayamıyordu. Bu yüzden de tehlikeliydi biraz. Ama çaresizlik onu uykuya mecbur bırakmıştı ona göre, çünkü o artık düşüncelerinin zincirlerinden kendini kurtarıp rüyaların ülkesine uçarcasına koşmak istiyordu. Gözlerini kapattı dünyanın mahremiyet tanımayan ışıklarına ve ilk anda gözlerine dolan karanlık , kimsenin ne kadar olduğunu kestiremediği bir süre sonra, yıldızlarla dolu bir gecenin gökyüzüne dönüştü…Göğün ışıltılı ve masum yüzüne bakıyordu şimdi, sessiz ve ürpermiş bir halde. Beyazlıkta birbiriyle yarışan yüzlerce yıldız, gökyüzünün kucağına saçılmış yuvarlanan inciler gibiydiler. Bakışları heyecan içinde dolanırken gökyüzünün kıvrımlarında, onu gördü. Yakınındaki diğer yıldızların arasında varlığını ortaya koymak konusunda kararsız olan o minik yıldızı. Bir göz kırpımı süresi kadardı. Aşık olmuştu birdenbire o yıldıza. Oysa ilk görüşte aşka da inanmazdı. Hem bunca parlak yıldız varken neden ona aşık olmuştu ki? Sorularının gürültüsünü gecenin sessizliğine boyadı ve bakmaya devam etti o bir yanıp bir sönen, her an gökyüzünün rengine kendini teslim edecekmiş gibi görünen yıldıza.Evet, bir yıldıza aşıktı düşünde ve değil ona kavuşmak, görmek bile zordu aşkını. Ama aşık olmuştu bir kere. Hem aşk dediğin de zoru seçmez miydi zaten? Acı vereni, gözyaşı döktüreni, sızlatanı, yaralayanı, geceleri gözüne uyku düşürmeyeni, gündüz gözüyle düş gördüreni… İmkansızı seçerdi çoğu zaman aşk ve o da imkansız bir yıldıza aşık olmuştu, kavuşulması imkansız bir yıldıza…Kimselere söyleyemedi o yıldıza aşık olduğunu. Çünkü düşünde bilmiyordu bunun bir düş olduğunu. Söyleseydi kimse gülmezdi belki ona, kimse alaycı gözlerle bakmazdı, kimse burun kıvırmazdı. Ama bütün bunlardan farklı ve anlamlı bir nedeni vardı söylememek için. Söylemedi, söyleyemedi çünkü sırdı o. Aşk sırdı, o titrek yıldız sırdı, ona bakışı sırdı, hissettikleri, düşündükleri her şey ama her şey sırdı o minik yıldıza dair. Çünkü biliyordu; dile düşen aşk, gönülde eskisi gibi durmazdı artık. Bu yüzden aşkını o yıldıza bile söylemedi. Sadece biteviye seyretti geceyi sevmesinin sebebini ve yüreğine tebessümler saldı ışıl ışıl. Gözünü kırpmadan seyrediyordu yıldızını çünkü bir ayırırsa onu yeniden bulamayacağından korkuyordu. Farklı olmasına farklıydı o ama her an yitip gidebilirdi, gökyüzünün derin siyahlığına gömülerek.Ona kavuşamayacak olsa da bakışlarını ayırmak istemiyordu gökyüzünden. Değil mi ki saklandığı yerden bulup çıkarmıştı o yıldızı ve o yıldız da saklandığı yerden bulup çıkarmıştı onu, hem de görmeye ve görülmeye hiç cesareti yokken…Düşlerde geceler gündüze dönmezdi, dönmeyebilirdi. Düştü bu, geceler uzayabilirdi uzatabildiğimiz kadar. Yeter ki yıldızlarla ve aşkla dolu bir gökyüzünü kucağında taşıyan uykuyu kimse yere düşürmesin. Ama uykunun da önüne çıkan çelmelere takılmadan yürümesi mümkün olmuyordu işte. Nasıl olduğunu kimse bilmiyordu, bilemezdi ama oldu. Uyandı. Düşünde aşık olduğu yıldız gözkapaklarının arasındaydı.



Bu yazı 1232 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.