Bazı şeyler yaşayarak öğrenilir…
Bazı şeyler okuyarak…
Bazı şeyler de gezerek, görerek, izleyerek…
Fakat bazı şeyler vardır ki onlar zaten biliniyordur. İçimizden çıkmak için doğru zamanı beklerler. Hele bir de o doğru zaman geldi mi, içimizden adeta fışkırırlar. Onlar çağladıkça siz mutlu olursunuz, siz mutlu oldukça onlar çağlar..
Yapmamız gereken doğru zamanı beklemek, çalışmak, beklemek, çalışmak…
ve gelince saygıyla susup bu mucizeyi izlemek…

 

Mehmet kitaplığa yöneldi. İçindeki sıkıntıyı gidermenin tek yolu bir kitap alıp, o kitabın dünyasında yok olmaktı. Nitekim yaptı da. Kendisini çok yormayacağını düşündüğü, okumaktan hep zevk aldığı bir kitabı çekip çıkardı. Yatağına uzun oturup (yatmakla oturmak arası bir eylem) okumaya koyuldu. Kitap onu hemen içine alıvermişti. İçinden “Bu Güney Amerikalı yazarları seviyorum.” diye geçirdi. Gerçekten de seviyordu. Bir çoklarını okumuş, hatim etmiş, kimsenin adını bile duymadığı yazarları araştırmaya koyulmuştu. Mehmet herhangi bir şeyde uzman sayılmazdı. Fakat eğer sayılacak olsa “Güney Amerika topraklarında yetişen yazarlar uzmanı” olabilirdi.

Kaderin istemesi var mıdır bilinmez ama sanırım bizim hikayemizde vardı. Mehmet uslu uslu kitabını okurken birden sayfaları hızlı hızlı karıştırmak ihtiyacı duydu. Arasına bir zamanlar bir mektup koyduğunu hatırlıyor muydu yoksa tamamen içsel olarak mı yaptı bilinmez. Ama sonunda kaderin istediği olmuş, Mehmet bundan iki ay kadar önce koyduğu mektubu bulmuştu. Kalbi, o yazdığı zamanki gibi çarpıyordu şimdi. Elleri titrediği halde mektubu okumaya koyuldu.

Sevgili Dilara,

Sana olan duygularımı, yaşadıklarımı yüzüne anlatmak isterdim. Ama yapamadım işte. Ben de düşündüm, taşındım. Sana bir mektup yazmaya karar verdim. Az evvel tarihin tozlu sayflarında geziniyordum. Örneğin bir Türk İmparatorluğu kuruluyor, büyüyor ve gelişiyordu. Cengaver askerlerini o harp senin bu harp benim dolaştırıyordu. Kurulan o ülke, nice savaşlar, yıkımlar, acılar, aşklar, susuzluklar görüyordu. Biraz acı ve biraz da sevgiyle yoğruluyordu. Acı ve sevgi, şeker ve tuz nasıl tad veriyorsa yemeklere (bilirsin ki bazı yemeklere şeker de katılır ve ayrı bir lezzet katar), işte bu duygular da bir ülkeye ve o ülke insanlarına öyle tad veriyor, onları yetiştirip büyütüyordu. Nasıl da kendime benzettim bu durumu. Herşeyden kendime pay çıkarma huyum yok mu… Ben de acı – tatlı birçok şeyler yaşadım hayatımda. Yaşamaktayım da. Yaşayacağım da. Ama biliyorum ki Yüce Yaradan nasıl bir Türk Milletinin kaderini oluşturuyorsa, benim de kaderimi oluşturmakta. Bu konuda bir yargıya varmak naçizane’ye düşmez ama iyi bir hayat diliyorum (herkes gibi)…

Sanki yüzyıldır tanışıyor gibiyiz. Bunu sadece ben değil sen de hissediyorsun eminim. Adını koyamadığın birşeyler var. Bir insan tanımadan nasıl sevilebilir ki? Nasıl bu kadar kısa zamanda kaynaşabilir iki ayrı kişi? Bu olan nedir, ne değildir? gibi… Ama bazen cevaplar sorulardan sonra gelmez. Aslında cevap yaşayarak öğrenilir. Ya da cevaplar biliniyordur. Bence bu soruların cevabı hissettiklerimiz, yaşadıklarımız, kavgalarımız, gözyaşlarımız… Gün içinde eğer birden aklına düşüveriyorsam, sesimi duyunca mutlu oluyorsan, fotoğrafıma bakmak bile bazen seni gülümsetmeye yetiyorsa, benimle tanıştıktan sonra hayatının eskisi gibi olmadığını düşünüyorsan… Bence çok sorgulama. Besbelli ortada bir sevgi olduğu…

Sen kim misin? Bu soruyu nasıl cevaplayabilirim ki? Kısa mesafeden bir göz temasımız olmadı. Hoppala bu da ne demek şimdi? Şu demek: Hani herkesin diline şerbet olmuş bir şarkı var..”gözler kalbin aynasıdır, yalan nedir bilmez onlar..” Ama bu gerçek değil mi? Gözler ruhumuzdan açılan pencereler değil mi sahiden? Belki de değil! Bilmiyorum. Ya da emin değilim. Ama ben bir insanı gözlerinden tanırım. Bir çok kişi gibi. Diyeceğim o ki, kısa mesafe göz teması olmadan nasıl tanıyabilirdim ki seni. O zaman ne yapabilirdim? Örneğin fotoğrafına bakabilirdim ki baktım da. Ne görmüştüm? Orada gözlerinden nehirler çağlayan, tebessümüyle olmadık kapıları açabilecek, kalbinin kırmızısının gölgesi yanaklarına düşmüş (belki onlar bir gülün gölgesi de olabilir, emin değilim) dünyanın en tatlı insanlarından birini gördüm. Yüzündeki çizgilerden çektiği sıkıntıları anlamaya çalıştım. Ama yüzündeki nur taneleri bunları kapatmıştı. Sonra başka nasıl anlayabilirdim? Konuşmalarından, yazışmalarından ve sesinden… Sesi çok uzaklardan gelen bir yabancı gibi heyecan vericiydi ilk başta. Ama düzgün Türkçesi, akıcı konuşması ve en önemlisi konuştuklarını zihin süzgecinden geçiriyor olması beni büyülemişti. İşte sihir! Sonra yazdıkları. En az onlardan tanıyabildim. Çünkü yazı geçicidir. Kalıcı gibi gelebilir birçoklarına göre ama benim zihnimde yazı geçicidir. Ben örneğin gözleri, ben örneğin duyduğum bir billur sesi asla unutmam. Ama yazıları çok kolay unutabilirim. Sen bana soruyordun ya ara ara, bana Dilara’yı anlat diye, umarım biraz anlatabilmişimdir. Anlatamadıklarım mı? “Zaman sadece zaman…”

Eski bir dost gibisin sen Dilara. Ama hani yılların harcayamadığı, bitiremediği. Hani böyle dostluklar vardır işte. Onun sesini duyuverince bütün yorgunluğunuz, üzüntünüz gidiverir. Onun resmine bakmak bile bazen mutlu eder sizi. Size birşeyler yazması, anlatması çok güzeldir. Onunla yaşadığınızı hissedersiniz, umutla dolar yüreğiniz. Eğer o hele bir de iyi biriyse, dersiniz ki: “iyiler ölmemiş”, siz de iyisinizdir aslında. Ama bazen kavga da edersiniz. Bu durumda üzüldüğünüz şey, sizi üzmesi değil, onu üzmüş olabilme ihtimalidir. Birden gök gürüldemeye başlar. Onunla küs kaldığınız zamanlar size yazın bitişini ve sonbaharın gelişini hatırlatır. Güneşli, sıcak günler gitmiş, yerini kapalı bir havaya ve neme bırakmıştır. Belki de o nem, yanaklarınıza süzülen gözyaşıdır. O gözyaşı ki ne de nurlu! Sonra barışırsınız. Yağmur sonrası bir güneş açar. Açan güneşlerin en güzelidir o. Dostluk herşeye rağmen güzeldir. Kavgalar mı? Tuzu, biberi…

Bilmiyorum Dilara. Neler olabilir bizle ilgili. Düşünüyorum bazen. Sonra vazgeçiyorum. Sonra aklıma hayatımla ilgili şeyler takılıyor. Düşünürken birden uykuya dalıyorum. Bir düş görüyorum örneğin. Düşünürken bir düşe dalıyorum ve belki düşümde de düşüyorum. Korkuyorum sonra. Seni üzmekten, kendimi üzmekten, üzülmemizden. Sen bir ilkbaharı yaşarken belki ben çoktan kışın sert ayazlarını yemeye başladım. Farkettin mi arkadaşken ne kadar da iyi anlaşıyoruz. Mevzu biraz gönül işlerine kayınca biz de kayıyoruz. Sonu bitmez kavgalar, ağır sözler.. Ama inanır mısın, hiç birini hatırlamıyorum. Kafamda hep iyi, güzel, tatlı Dilara var. Bu resmi hiçbirşey ve hiçkimse bozamaz. Ama yarın ne olacağı bilinmez öyle değil mi? Fakat bu şekilde çok daha iyiyiz. Belki de herşey çok farklı olur ya da olmaz. Kim bilir? Sadece zaman. Ama Dilara eğer bir gün olur konuşamaz, görüşemez olursak (belki evlenirsin, ayrı şehire taşınırsın, evlenince arkadaş kalamayız. Biliyorum sen kocam yanlış anlar diye çekinirsin vs.) beni iyi hatırla olur mu? Bir Mehmet vardı diye geçir içinden. Bu mektubu asla kaybetme. Belki senin gibi tatlı bir kızın olur ve ona da okutursun. Beni hep iyi hatırla olur mu? Çünkü ben seni hep iyi hatırlayacağım. Seninle tanışmama vesile olan, oyunu ve oyuncuları Yaratan’a binlerce kez şükürler olsun…

Seni seven Mehmet,”

Mektubu kat yerinden ikiye katladı. Her hüzünlü aşk hikayesindeki gibi uzaklara dalmak üzere ayağa kalkıp, pencereye yöneldi. Daldı da. Bu yazıyı yazdığı günleri, arkasından bir türlü ona veremeyişini hatırladı. Gümüşhane’nin soğuğu sert gelmiş olacak, pencereyi kapattı. Yatağa döndü. Kitabı okumaktan vazgeçmişti. Çünkü artık önünde en hüzünlü aşk romanı, kendi hayatı duruyordu. Niye atmamıştı bu mektubu? Neden saklayıp duruyordu sanki? Her okuduğunda gene aynı hüzne gömülüyor, bazı zamanlar da ağlıyordu. Sonra kendisine çok kızıyor, ağlamamaya yemin ediyordu.

Ertesi gün okullar tatil olacaktı. İki gün sonra da memleketine dönüyordu. Acaba yazıp da veremediği bu mektubu bu kez ona ulaştırsa mıydı? Vermek için fazla zamanı yoktu. Dilara da memleketine döncekti okullar kapanınca. İçi sonsuz sıkıldı. Kararsızlığının bedelini gene gözyaşlarıyla ödemek istemiyordu. Yatağa uzandı. Tavanda onun yüzünü hayal etti. Kahve falı bakar gibi, o bembeyaz tavanda kendi hayatını okumaya çalıştı. Şekiller birbirine girdi. Birden onun gülümseyen yüzü oluyor, birden rahmetli dedesini görüyordu. Delirdiğini düşündü. Gözleri iyice yorulmuştu. Sonra uykuya daldı. Uyudu, uyudu…

Uyanmak istemese de, hep uyumak istese de gene başaramadı. Uyandı…

Saatine baktı. Yediyi henüz geçmişti. Giyinip, kahvaltı etmeden sokağa attı kendini. Onun kaldığı öğrenci evine gidiyordu. Cebinde mektup…gözlerinde kararlı bir adamın vakur duruşu….yüreğinde de sonsuz aşkı…


..
.

Dip Not: devam edebilir…(!)(?)



Bu yazı 1468 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

  1. Mavigunes dedi ki:

    devam etsin lütfen.

  2. Emre C. dedi ki:

    Devamını kurgulamamıştım ama ben de devam etmesini istiyorum. İnşallah yazarım en kısa zamanda…

You must be logged in to post a comment.