Elleri belki onun kocaman elleri içinde kayboluyordu ama küçük kız bunu umursar gibi değildi. Deniz kenarında salına salına yürürlerken bu koca adamı gerçekten sevdiğini hissetti… (Gerçek sevgi nedir bilir misiniz? Herkesi sever olduk son zamanlarda. Hani bir yazımda diyordum ya sevdiklerimize seni seviyorum deme özürlüyüz, diye. Tam tersi sevmediklerimize de bir seviyorum deme huyu peydahlandı).Adama göre minnacıktı. Ellerini bırakmamacasına tutarken onun yüzüne baktı. Nasıl da kendinden emin yürüyordu. Dimdik. Tıpkı bir kurşun asker gibi. Aslan gibi… Biraz ilerleyip bir banka oturdular. Çok klasik bir sahne vardı artık gözlerimizin önünde: Deniz kenarı, oturma bankı ve çifte kumrular. Farklı olan kızın kendisini son derece güvende hissetmesiydi. Belki de onun gibi kızların bir çoğu bu güven duygusuna aşıktılar. Bu yüzden aşık oluyorlardı. Ama nasıl olmasındı? Baksanıza o kocaman elleri halen tutuyordu ve kendi elleri içinde yok gibiydi. Çocuğun yüzünde kızı gerçekten sevdiğini belli eden bir ifade vardı. “Seni herşeyden ve herkesten korurum” der gibiydi. Bu duyguyu nereden anımsadığını düşündü. Düşündü..düşündü…Küçükken babası da onu gezmeye çıkarırdı, bugün olduğu gibi. Aynı kocaman ellere yapışır, zıplaya zıplaya giderdi her yere. O kadar güven içindeydi ki… Yanında babası varken ona kimsecikler dokunamazdı. Aslan gibiydi babası. Onu çok seviyordu. Gerçek sevgi..

Yanlarında anneleri de olurdu ama o en çok babasının elinden tutmayı severdi. Annesinin elleri o kadar kocaman değildi çünkü. Eğer baba-kız başbaşa çıkmışlarsa, gene bugün olduğu gibi, bazen bir banka otururlardı soluklanmak için. Hemen dizine başını koyardı. Saçlarını okşardı o nasırlı, hayat dolu elleriyle küçük kızının. Küçük kız ise gözlerini kapardı. (Sizce de gözlerimizi sadece güvende olduğumuz ya da güvende hissettiğimiz anlarda kapamaz mıyız?
Uyku ve ölüm.
Güvende hissetmeden uykuya dalabilir miyiz?
Ya da ölüm acaba bir güven duygusuyla birlikte mi gelir? Belki de tam güvenlik hali…sonsuza dek…)Demek ki küçük kız kendini o kadar güvende hissediyordu ki gözlerini açmak istemezcesine kapatırdı. Kalkıp yürüseler de olurdu, orada sonsuza dek otursalar da. O minik bedeni bile biliyordu bu yılların su gibi akıp gideceğini ve bu koca adamdan bir gün ayrı düşeceğini. Önce üniversite, sonra ayrı şehirde bulduğu iş ve bir gün olacağına inandığı evlilik. Hiç birisi ayırmasaydı, evlilik muhakkak yollarını ayıracaktı. İşte sırf bu yüzden en az babası kadar çok seveceği, kendisini yanında sonsuz güvende hissedeceği birini aradı durdu yıllardır. İşte bulmuştu. Belki bu koca adam da en az babası kadar onu sevecekti. Beraber eski günlerdeki gibi yürüyüşlere çıkılıcak, bugün olduğu gibi bir bankta soluklanılacaktı. Biraz nazlansa kendisine en sevdiği pamuk şekerlerden (hani pembe pembe) bile aldırabilirdi. Dizine başını koyduğunda, o söylemeden, başı okşanabilir, gözlerini kapatabilirdi. Aynı duyguyu vermezdi belki ama aynı güven duygusunu yaratabilirlerdi birlikte. Belki de…
Bazı akşamlar, yemeklerde babasını izlerdi. Yorgun argın işten gelen bu dev adam ellerini yıkar – yıkamaz sofraya otururdu. Hiç bir zaman yemeklere laf etmez, afiyetle yerdi. Her seferinde ama her seferinde “Ellerine sağlık karıcığım” derdi. Nasıl da iyi bir insadı ki bu? Nasıl böyle olunabiliyordu? İşçiydi onun babası. Bir devlet işçisi. Elleri nasır doluydu ama yüreği hiçbir zaman nasır tutmamıştı. Belki de hep helal lokma peşinde koşturduğundandır. Evlatlarının boğazından hiç bir vakit haram lokma geçirtmemesindendir. Öğütleri de daima bu yöndeydi koca adamın.

Yemekler afiyetle yenirken, küçük kız babasını izlemeye devam ederdi. Bunu onu rahatsız etmeden yapardı. Yakalansa bile babası ona göz kırpar, yemeğine devam ederdi. Küçük kız kıkırdamaktan ölürdü. Güzel yıllardı. Ömrümün en güzel yılları bunlar olmalı diye düşünürdü. “Daha mutlu olmam imkansız! Kim beni bu kadar sevebilir? Kim bana öyle şevkat dolu bakabilir? Kim beni böyle, olduğum gibi kabul edebilir ki? Hiç kimse..” derdi içinden…

Günler genelde birbirine benzerdi. Klasik bir işçi ailesi. Baba işten yorgun ve aç gelir. Ama sıkıntılarını asla evlatlarına yansıtmaz. O babadır çünkü. Bedeni gibi yüreği kocaman atıyordur ak göğsünde. Yemekler yenir, illaki demlenmiş çay hemen servis edilir. Orta ya da dar gelirli ailelerin en büyük zevklerinden biri, akşamları yemekten sonra, bütün ailecek içilen çaylardır. Hiç bir şey o seremoninin yerini tutmaz. Çocuklar da aldıkları bu mirası devam ettirir. Onlar da evlerinde aynı düzeni tutturmaya çalışırlar. Bir yanları her zaman eksik kalsa da…

Bir yandan çaylar içilirken, en ucuz eğlence kaynağı TV de açıktır. Ailecek sevilen bir dizi oynamaktadır. (belki de süper baba o yıllarda) Herkes kendisine bir rol biçer diziden. Fakat küçük kız babasına asla rol biçemez. Onun gözünde hiç bir baba onun gibi değildir. Asıl süper baba onun babasıdır. Bir keresinde bunu babasına söylediğinde nasıl mutlu olduğu gözlerinde canlanır. Onu dizine oturtmuş ve doyasıya öpmüştür. Acaba onu kim böyle samimi ve içten öpecektir ki? Sahi olabilir mi böyle biri? Var mıdır?

Onun dizinde otururken yüzünü daha yakından inceler. Babası hala televizyon seyretmektedir. Gözlerine bakar. İki simsiyah göz. Devam eder seyretmeye.. kaşları, geniş ve güven verici alnı, tombul yanakları, karakterli çenesi ve burnu. En çok burnunu sever babasının. Kimse bilmez bunu. Babası bile. (belki birgün söyler ona) Minik parmaklarıyla sıktırmaya bayılır. Babası bazen kızsa da genelde ses çıkarmaz bu küçük yaramazlığa. Babasını tümüyle, tüm haliyle sever ama en çok burnunu sever babasının küçük kız. En çok ama en çok babasını sever küçük kız…

Gözlerini açtı birden. Bugüne, şu ana döndü. Bir pamuk şeker yeme zamanında ne kadar çok şey geçirmişti zihninden. Ağzını sildi peçeteyle. Dudağının kenarındaki ufacık bir parçayı da yanındaki koca adam aldı. Bu ani dönüş onu üzmemişti; aksine mutlu etmişti. Çünkü ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü bu adamı seçmekle. Onun yüzüne kaydı gözleri. Babasına hiç benzemiyordu. Ama tek bir şey babasınınkini andırıyordu. Burnu…

Sonra elini kaldırdı denize doğru ve parmağındaki yüzüğe baktı. Yaklaşık beş yıldır taktığı yüzüğe… İçi huzurla doldu. Sanki gönlünün ırmakları daha bir dolu dolu akmaktaydı bugün. O ırmaklardaki balıklar daha neşeyle kıvrılmaktaydı berrak sularda. Birden ayağa fırladı ve “Haydi gidelim canım” dedi. “Bizimkiler evde sıkılmıştır.”

Kalkıp eve doğru gittiler. Aslında kızlarının güvende olduğuna emindi. Çünkü onu hayatta en güvendiği insana, babasına, emanet etmişti.

Ellerini koca bir adam tutuyordu… O adamı çok ama çok sevmekteydi… Sıcak yuvalarına doğru gidiyorlardı ve evde onları hayatta en çok sevdiği iki insan daha beklemekteydi…

Birden ağlamaya başladı. Bu mutluluk gözyaşlarını yol boyunca akıttı usul usul. Dünyanın en mutlu insanı ben olmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra defalarca tekrarladı…çok şükür… çok şükür… çok şükür Allah’ım….binlerce kez şükür…

Emre C.



Bu yazı 2183 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.