Bir yanda ulaşılması güç, ihtişamlı bir başarı ve şöhret; bir yanda yürek çatlatacak acılar, kederler… Ve bütün bu duyguları bir insanın iliklerine kadar yaşamış olması… İşte Edith Piaf’ın hayatı…

2007 yılında Oliver Dahan tarafından çekilen ve başroldeki oyunculuğuyla Marion Cotillard‘ın hem Altın Küre’yi hem oskarı kucakladığı Kaldırım Serçesi (La Môme / La Vie En Rose ) adlı film Edith Piaf‘ın hayatını elinden geldiğince başarılı anlatan bir film. Elinden geldiğince diyorum çünkü, Piaf‘ın yaşadıklarını bilenler veya filmi izledikten sonra merak edip biraz daha araştırma yapanlar bu kendi küçük yüreği kocaman kadının bir filme sığamayacak kadar çok şey yaşadığını bilir/öğrenecektir. Biyografik filmimizin sanatçının yaşamını kronolojik sırayla değil de kendine has bir kurguyla vermesinin altında da belki de bu sebep yatmaktadır: Yaşadıklarından hangi birisine değinelim, o kadar çok başarı ve hüzün var ki…

Biz yine de gelin en başından başlayalım ve Minik Serçe‘nin yaşamına sırasıyla değinelim. 1900’lü yılların başında doğan minik Edith‘i annesi o daha 3 yaşındayken anneannesine bırakıp İstanbul’a çalışmaya gider. Bir süre sonra I. Dünya Savaşı Fransa cephesinden dönen babası Edith‘i alıp genelev işleten annesinin yanına bırakır ve yine kayıplara karışır. Hayat kadınlarının içinde küçük bir kız nasıl yaşar diye düşünüyor insan ama Edith Piaf yıllar sonra yaşamının o bölümünü en mutlu olduğu zamanlar olarak niteleyecektir. Birkaç yıl sonra babasının geri gelip kızını yanına almasıyla sirklerde ve sokaklarda yaşanacak yıllar başlar. Yirmi yaşına geldiğinde toplumun en alt tabakasında yaşayan, geçimini sokakta şarkı söyleyerek kazanan bir genç kızdır Edith. Ne var ki ona başarıyı, dünyaya nam salmış şan ve şöhreti getirecek tesadüfle de sokakta şarkı söylerken karşılaşır. Zamanın en meşhur gazino patronlarından Louis Peplêe kaldırımda kendi halinde şarkı söyleyen Edith‘e kartını verir ve gazinosuna gelmesini ister. Birkaç çalışmadan sonra Edith‘in önünde hem şöhretin kırmızı halıları serilecek hem de yaşamak istemeyeceği acıların kapıları aralanacaktır. Kıtalar arası yayılan şöhretinin yanında bir türlü bulamadığı aşkı ararken yaptığı evlilikler, tam bulmuşken kaybettiği hayatının tek aşkı, filmin sonunda öğreneceğimiz yıllar öncesine ait kabuk bağlamış ama her an kanamaya hazır anılar, bunların getirdiği acıları unutmak adına seçtiği yanlış yollar Piaf‘ın hem bedensel hem ruhsal çöküşünün resmi olur. Sonunda geriye kala kala yüreği buruk ,yalnız, küçük bir kız kalır adeta.

Paragraftan anlaşılacağı üzere film, sevinçten çok hüznü barındırıyor ne yazık ki. Ama böyle bir hayatı anlatmak için işe koşulan bir yönetmenin elinden de başka bir şey gelmez takdir edersiniz ki. Dahan‘ın artısı ise, Edith Piaf‘ı insanlara acındırmaya çalışmadan, sadece onun acılarını bir nebze olsun hissedebileceğimiz, paylaşabileceğimiz bir yol tutturması. Bunun yanında Piaf’ın şarkılarını kendi seslendiren ve sanatçının her dönemine oymuş gibi bürünebilen Marion Cotillard‘ın takdir etmeyenlerin başına taş yağacağı performansı, tek başına bile filmi izlemek için en önemli etken. Üstüne üstlük işin içinde kulaklarımıza Edith Piaf’ın o güzelim şarkılarının ziyafetini çektirmek de var.

Hâlâ izlemediyseniz kendinizi bu güzel filmden mahrum etmeyin, izledikten sonra ise  mahrum olanlara zaten kendiliğinizden tavsiye edeceksiniz 🙂



Bu yazı 1730 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.