Yüz yıldan fazla bir süredir insanoğlunun hayatında yer alan sinema, girdiği o tren garından sonra çok yerler gezdi, çok şeyler anlattı. Kimi zaman burnumuzun dibindeki gerçekleri dayattı gözümüze gözümüze, kimi zaman akla hayale gelmeyecek şeyleri cisimleştirip attı önümüze. Her iki türün de izleyeni, seveni ziyadesiyle var oldu hep, olmaya da devam edecek. Ama ben şimdi, özellikle de sinemanın hayatın gerçeklerinin elinden tutan türlerini sevenlerine hitap eden İranlı bir yönetmenden bahsedeceğim, Majid Majidi‘den.

O öyle bir yönetmen ki, filmlerinde insanı yerinden hop kaldırıp hop oturtan aksiyonlara, bilgisayar mucizesi atraksiyonlara yer vermez; ama izleyenin yüreğinde yarattığı fırtına film bittikten sonra bile devam eder. O öyle bir yönetmen ki, insanları etkilemek için sınırları zorlayan marjinal hikayeler anlatmaz; ama bir çift çocuk ayakkabısından koca bir film çıkarır. O öyle bir yönetmen ki izleyicisine hafakanlar yaşatacak ucuz numaralara başvurmaz; derdini yaşamın öyle içinden anlatır ki izleyici hayatın filmini mi film gibi bir hayatı mı izlediğini düşünür durur.

Filmlerindeki kahramanlar sıradan, sizin benim gibi insanlardır. Çoğu zaman da bakıp görmediğimiz, belki de toplumun çoğunu oluşturan ama azınlığın gölgesinde kalmış insanlar. Mutlak kötü bir kahraman yoktur mesela, ilk akla gelebilecek Cennetin Rengi‘ndeki baba, kötüden çok zavallıdır aslında. Söğüt Ağacı‘ndaki Yusuf’a da kötü değil gafil diyebiliriz en çoğu. Geri kalanlar da kendi yağlarında kavrulmaya çalışan, etliye sütlüye karışmayan insanlardır. Dışlarındaki yoksulluğun getirdiği perişanlığa inat içlerindeki çocuksu saflık sapasağlamdır. Öyle ki isteseler de kötülük yapamaz bu insanlar. Hasbel kader yapmaya yeltendiklerini de ellerine yüzlerine bulaştırır, yapıp edeceklerine bin pişman olurlar. Hele çocuklar, hele çocuklar… Majidi filmlerinde çocuklar, omuzlarındaki boylarından büyük yükleri boylarından büyük yürekleriyle zor ama yine de çocukluklarını unutmadan taşırlar. Zamanından önce büyümek zorunda kalmanın sancısını yetişkinlere nispet olgunluklarıyla dindirmeye çalışırlar.

İzlediğim (şimdilik) 6 Majid Majidi filminden (Imdb‘ye göre 10 uzun metraj filmi var.) yola çıkarak söyleyebilirim ki onun filmleri insanı sağaltıyor. İçine döndürüyor. Düşündürüyor. “Bu izlediğim ‘sinema’ ise diğerleri ne?” dedirtiyor. Onun filmleri insanı daha bir insan yapıyor.

Altı film, bir yönetmen hakkında bir yargıya varabilmek için yeterli bir sayıdır diye düşünüyorum. Yukarıda niyetlendiğim ama istediğim gibi yazıya geçiremediğim cümlelerim de izlediğim bu altı filmden benim çıkarabildiklerim. Nedir bu filmler, gelin, sevme sırasına göre hepsini kısaca anlatmaya çalışayım.

 1- Baran (2001)

İzlediklerim arasında Majid Majidi‘nin en sevdiğim filmi Baran. En iyi filmi olduğunu iddia edemem ama en sevdiğimin Baran olduğuna eminim. Baran‘ı izlerkenki hissettiğim şeyleri çok az filmde hissetmişimdir ki daha önce hangi filmlerde hissettim hiç hatırlamıyorum, sadece hata payı olsun diye öyle yazıyorum. Bir inşaatta çalışan Latif’in yüreğinin rahmetle doluşunu anlatan film, adeta “aşk” kavramını yeniden gözden geçirtiyor, gerçek aşkın ancak kendinden bile vaz geçebilenlere yakıştığını gösteriyor.

2- Cennetin Rengi / Rang-e Khoda / The Color of Paradise (1999)

Yönetmenin en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Cennetin Rengi, gözlerimiz olsa bile aslında onları kullanmadığımızı ama görüyor zannettiğimiz için bir eksiklik hissetmediğimizi, bu yüzden de bakmamız gereken yerleri hep es geçtiğimizi 8 yaşındaki görme engelli Muhammed’in dokunuş açısına göre anlatıyor. Çevresindeki onlarca bakar köre karşılık Muhammed’in onlara oranla daha çok şeyi fark etmesi, onlarca aradığını bulduğunu zannedene karşılık asıl bulunması gerekeni üstelik gözle de görülmeyeni bütün azmiyle araması filmin orijinal dilindeki isminin açıklayıcısı oluyor: Allah’ın Rengi.

3- Cennetin Çocukları / Bacheha-Ye Aseman / Children Of Heaven (1997)

Aslında yönetmenin en iyi filmi konusunda Cennetin Rengi ile bu film arasında emin olamıyorum, ikisi de öyle güzel, öyle derin ve ustaca ki. Küçük bedenlerde kocaman yürekleri anlatan Cennetin Çocukları, yukarıda değindiğim bir çift çocuk ayakkabısının filmi. Ali kızkardeşinin ayakkabılarını tamirden getirirken kaybedince iki kardeş okula gidebilmek için Ali’nin ayakkabılarını nöbetleşe giymeye başlar. Çünkü babalarının yeni bir ayakkabı alacak durumu yoktur ama yönetmenin kardeşlerin dayanışmaları, birbirlerine sahip çıkmaları, kulak verdikleri vicdanları ve merhametleri üzerinden anlatacağı çok şey vardır.

4- Serçelerin Şarkısı / Avaze Gonjeshk-ha/ The Song of Sparrows (2008)

İşsiz kalan bir babanın ailesini geçindirmek için denediği yollarda ilerlerken doğru ve yanlış, hak ve haksızlık, tamah ve kanaatkarlık ile imtihanını son derece sade, herkesin yaşayabileceği hatta yaşadığı biçimde gösteren bir film Serçelerin Şarkısı. Burada da babanın olduğu kadar çocukların da ön planda olması sanki yönetmenin “hiçbir şey küçük değildir, önemsiz düşünülmemelidir” demesi gibidir. Çünkü onun filmlerinde çocuklar en az büyükler kadar hayatın içinde, yaşama yön veren unsurlardır.

5- Baba / Pedar / The Father (1996)

Babası öldükten sonra evin erkeği olarak yükü omuzlarında hisseden Mahrullah, köyünden çok uzaklara çalışmaya gider. Döndüğünde annesinin bir jandarmayla evlenmiş olduğunu öğrenir. Artık genç delikanlı ve üvey baba arasında altı eşelenmemiş bir husumet başlamıştır, oysa az biraz üfleseler, el değdirip silseler üzerlerindeki çöl tozunu, toprağını ortaya oğula muhtaç bir adam, baba sevgisine aç bir oğul çıkacaktır. Yönetmenin kimseyi tek taraflı görmemesi, herkesin aslında birbirlerinin eksikliklerini tamamladıklarına, her şeyin kendince haklı bir nedeni olduğuna dair tutumu bu filmde de kendini gösterir. Üstelik Baran‘ın Latif’ini, yazılalanlara bakılırsa karakterin geçmişi olarak görmek de seyir zevkine ayrı bir tat katmaktadır.

6-  Söğüt Ağacı /  Beed-e Majnoon / The Willow Tree (2005)

Didaktizmi bence biraz fazla ön plana çıkan Söğüt Ağacı, küçükken geçirdiği bir hastalık sonucu görme yetisini kaybeden üniversite hocası Yusuf’un ameliyat olduktan sonra asıl körlüğünün başlamasını konu ediniyor. İnsanoğlunun zaaflarına, nankörlüğüne, nisyandan gelip isyana gitmesine ince ince dokunan film, olayların gelişimi az çok tahmin edilebildiğinden izleyende ayrı bir heyecan yaratmasa da filmin derli toplu anlatımı ve değindiği noktaları anlatmadaki etkileyiciliğiyle Majid Majidi filmleri içinde kendine has bir yer ediniyor.

Sinemayı sadece hoşça vakit geçirilecek bir eğlence aracı olarak görmeyenlerin büyük çoğunluğunun anlattığım bu filmleri seveceğini tahmin ediyorum. Bu yazım hiç olmazsa bir yürekte bile izleme hevesi uyandırırsa çok mutlu olacağım, çünkü güzel filmlerden mahrum olmamalıyız, olanları uyarmalıyız.



Bu yazı 3245 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.