Her şeyin farkındaydı aslında. Sinemamızın zor bir dönemden geçtiğini herkesten farklı yorumluyordu. “Bu olsa olsa doğacak çocuğun sancısıdır” diyordu. Çoğu zaman anlamadık O’nu. Anlamlandıramadık. Farklı gördük. Şimdi size O’nun hayat gerçeğini; “Ünlü Sinema Eleştirmeni Ferhat”ın gerçeğini anlatacağım.

Ferhat mekatronik okumuş kendi halinde olmayan standart dışı bir insandı.

Kendi iç çelişkileri vardı.

Nasıl olmazdı ki?

Bizler gibi sıradan insanların kendi iç çekişmeleri oluyorsa, Üstad’ın nasıl olmazdı?

Bi dönem telefonlara çıkmadı.

Arandı, arandı, arandı.

Sinemanın bu zor dönemine bağladı telefonlara çıkmayışını.

David Fincher görse bu halini “neyin var Ferhat bu sen değilsin” derdi.

Uyuyordu kimi zaman.

Boşluktaydı.

Okul bittikten sonra bi dönem uyudu.

Biliyorsunuz böyle insanların hayatı bizimkisi gibi olmaz.

O yüzden önümüzdeki 40 senesini rahat geçirmek için 5 yıl durmaksızın uyudu.

Bundan sonra uyumayacaktı, onu biliyordu.

Bir filmi izlemeden Ekşisözlüğe koşar, yorumları okur, sonra izlemekten vazgeçer ve arkadaşlarına filmi anlatırdı.

Bir rivayete göre hiç film izlemediği de söylenir.

Ama Üstaddı işte.

Ne gerek vardı izlemeye?

Bir gün Tarantino onu arayıp “Hey Ferhat Rezervuar Köpekleri’ni izle, yorumla ve arkadaşlarına öv. Bu senin görevin artık. Bu filmi ölene dek övmelisin.” dedi.

Ferhat kendisine verilen her görevi yapardı, yapmıştı.

Kırmızı şarabına bir buz attı ve “Tarantino Türkçe’yi nerden öğrenmiş lan” diye düşündü.

Halbuki farkında değildi.

İngilizcesi o kadar iyiydi ki, duyduğu her şeyi otomatik olarak Türkçe’ye çeviriyordu. (Hani Ntv’de çeviren bayan var ya, öyle işte, iç sesi otomatik çeviriyordu.)

Ferhat’ın en büyük şansı (ki hiç şanssızlığı olmadı bu hayatta) ailesi ve kız arkadaşıydı.

İlkar(kız arkadaşı) O’nun her şeyiydi.

Keza Fehmi de öyle.

Bu sanatçı kısırlığından ailesi ve kız arkadaşı sayesinde çıkmıştı.

Sanatçı kısırlığı dediysek telefonlara çıkmama işte.

Gerçi bazılarının! telefonlarını açıyordu.

Kendisi için önemli hissettiği kişilerin.

Bir Tarantino’nun telefonu nasıl açılmaz?

Scorsese çağrı atmış, nasıl geri dönülmez?

Ve Ferhat bu sanatçı kısırlığından kurtulmak için Cannes’a mail atmaya karar verdi.

Çünkü Nuri’nin filmini beğenmiş ve ona ödül aldırmalıydı. (Evet Nuri bildiğimiz Bilge Ceylan, evinde maymun besleyen değil, “3 Maymun” filminin yönetmeni.)

Ve Cannes maili aşağıdaki gibidir. Hiç bir kelimesini dokunulmamıştır.

 

From: sheker_jojuk@hotmail.com

To: cannesfilmlifestival_36@hotmail.com (hepsini almışlar olm, 36 da Kars’ın plakası)

Subject: Cannes benim lan, bişe dicem.

 

Selam Cannes naber?

Biliyorum Cannes diye yazılıyosun ama Kan diye okunuyosun ehe mehe(ilginç şakalar). Ama çağdaş ve elit bir kişilik olarak sana Cannes demeye devam edicem. Niye mail atıyorum peki? Sana bi film göndericem sevgili Cannes. “Bir Zamanlar Anadolu’da” Filmi bizim Nuri’nin filmi. Güzel film lan. Memleketlim diye söylemiyorum. Bi izleyin bakın bakalım. Filmde Yılmaz Erdoğan oynuyo. Mükremin ya bilirsiniz işte. Gülüyodu ya hani “eki ki ki” diye. Bide Ahmet Mümtaz Taylan var. Leyla ile Mecnun’u izledin mi Cannes? Çok komik olm. İsmail abi var. Nasıııııl? Ehe mehe şaka yaptım. Bunların hatrına bu filme bir ödül ver Cannes. Cansın canansın Cannessin. Şimdilik bu kadar. Unutma Cannes “gözyaşların zümrüt bile olsa akmasını istemem.”

 

Sevgiler, Ferhat

 

*

 

yeni bir sayıda yine farklı bir entelektüel kişilikte buluşmak üzere….



Bu yazı 1046 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.