Gönül bucaklarımızda ki yıkıntılarımızla yürüdüğümüz yolumuzda, yetmeyen gerçeklerimizin yerine koyduğumuz hayallerimize tutunmamızı çok görenlerle mücadele etmekten yorgun düşmüştük.
- Ne, ne, ne? Ne yazdı bu?

- Dur ağabey bir daha okuyalım. Gönül bucammmmmmmmmmmmmm… yok anlayamadım.

- Anlayamazsın tabi ki de. Bir çırpıda kalemdeki mürekkebin yarısını bitirdi.

- Yoldaki bucağı yıktı, gerçekler yetmeyince yerine hayal koydu sonrada yorulup düştü.

- Beter olsun.

 

Aldırmıyorduk.
- Aldırmazsın elbette, aldıracak ne kaldı? Yıktın perdeyi eyledin viran

- Devamı geliyor ağabey

 

Çünkü, hayal acizlerinin başkalarının düşleri altında ezildiğini biliyorduk.
- Ezim ezim ezilesin inşşşşşallaaah

- Bela okuma ağabey döner seni bulur.

- Karışma benim işime. Bir de kendini aciz falan diye mazlum göstermeye çalışıyor. Ayıp ayıp. Ne asap kaldı ne sinir

- İkisi aynı şey ağabey

- İkiye böleceğim seni şimdi.

- Sustum ağabey

 

Hayal kuramazsanız, kurulan hayaller altında kalırdınız. Mahkum olurdunuz. Biliyorduk. Ve gerçeklerin tüm sıkıştırmasına inat hayal kuruyorduk.

- Mahkum olmuşsun hala inat ediyorsun. Tam dayaklık bu adam.

- Ağabey biz niye böyle bir yazarın mürekkebiyiz? Mürekkep var Nobel alıyor. Biz bunun ne olduğu belirsiz cümlelerinde heba oluyoruz.

- Haklısın vallahi haklısın. İstifa edeceğim bu işten.

 

Onlarla olmamızı suçlayanlara, ayıplayanlara rağmen vazgeçemiyorduk.
- Bir temiz dövseydik şunu öyle istifa etseydim.

- Nasıl bırakacaksın işi ağabey? Seni kim muhatap alacak.

- Ben sözümü dinletirim bir şekilde.

 

Onsuz yani hayalsiz bir hayat düşünemiyorduk, düşleyemiyorduk.
- Bitti mi?

- Galiba.

- Oh şükür.

 

ikisi de hayatları boyunca bir daha hiç karşılaşmayacak olmanın üzüntüsüyle ağlaşıyorlardı.

- Hoppala bu ne şimdi?

- Bitmemiş demek ki ağabey.

- Alakasız şeyler yazmaya başladı.

 

Şimdi gözlerinden akan her damla bir anı idi ve toprağa karışarak yaşanılamayacak olanları yerlerinden çıkamadan köye bırakıyordu.

- Ay, üzüldüm! Garipler. Bak ağabey ayrılık hikayesi yazıyor.

- Demin hayal mayal diyordu, ne oldu şimdi gerçeğe mi döndü.

 

işte, yine yanı başıma oturmuş gözyaşı döküyorsun.
- Hayda! Daldan dala atlıyor bu.

- Adam dertlenmiş ağabey.

- Nasıl bir dert bu hayalle gerçekten başladık, köyde ağlaşanlardan geçip buraya geldik.

- Bilmiyorum ama kağıdı sıkmaya başladı.

 

Başını omzuma dayamış hıçkırarak ağlıyorsun. Kalbinde ne varsa söylüyorsun. Ben ise seni teselli ediyorum.
- Yok yok ben haklıyım, temiz döveceksin bunu.

- Ağabey belki adamcağız dertlidir. Derdini kağıda dökmesin mi?

- Savunma şunu bana savunma

- Savunmuyorum ama onu da düşünelim istiyorum çok şey mi?

- Çok şey tabi bunun derdi tasası yüzünden akıp gidiyoruz kalemden kimsenin umurunda değil.

- Doğru söylüyorsun da ağabey.… bir dakika bu hışırtı ne?

- Kağıdın yukarısından geliyor ne yapıyor gene bu adam?

- Ağabey ağabey adam kağıdı buruşturuyor.

- Eyvah eyvah! Yandık, kaçalım.

- Nereye kaçacağız ağabey? Gidebileceğimi bir yer mi vaaaaaaaaaaaaööööğğşiiiiiiiiii

 

Ve kağıt buruşup gitti çöp tenekesine.

 

 

 

EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.
Etiketler: ,

You must be logged in to post a comment.