Bir gün köhne bir meyhanenin önünden geçerken, aydınlık bir pencereden, bilardo masasının etrafında bazı adamların ellerindeki istekalarla birbirlerine vurduklarını gördüm. Kavga sırasında, aralarından birini pencereden dışarıya attılar. Başka bir zaman olsa hareketi çirkin bir davranış olarak algılardım ama o sırada neden bilmiyorum, pencereden dışarıya atılan adamı kıskandım. Öylesine kıskandım ki hemen meyhaneye girip bilardo masasının yanına gittim. O an, “Belki bende birileriyle kavga ederim, beni de o adam gibi dışarı atarlar” diye bekledim; böyle düşünüyordum.

 

Oysa daha meyhaneye girdiğim anda bir subay benim ağzımın payını vermişti. Bilardo masasının yanında dururken, farkına varmadan yolu kapıyormuşum ve tam o sırada da o subay oradan geçiyormuş. İnsan ne istediğini söylemeli değil mi? Oysa subay hiç bir şey demeden, sanki beni görmüyormuş gibi, şöyle eliyle beni kenara doğru iteleyiverdi. Sonra, sanki bir şey olmamış gibi kendine açtığı yoldan yürüyerek geçip gitti. Beni tartaklamasını bağışlayabilirdim fakat adam yerine konulmamak ağırıma gitmişti.

 

 

…Subayın bana hakarette bulunmasının üstünden iki yıl geçmişti… Tatil günlerinde, saat dört sularında Nevskiy’ e çıkar… Acı aşağılanmalarla kendimi yer bitirirdim… Gelen geçenlerin ayaklarının arasında dolaşır, hemen her adım başında rastladığım bir generale, özellikle bir subaya ya da bir hanımefendiye yol verirdim. Kılığımın düzensizliğini, kıpır kıpır dönen gövdemin bayağılığını düşündükçe sırtım terler, yüreğime sancılar girerdi. Acılarla dolardım. Bu ne korkunç bir acıydı! Ben herkesten daha akıllı daha soylu ve daha kültürlü olmama rağmen başkalarının karşısında ezilip büzülmekten, onların horlamaları karşısında yıkıla yıkıla, zararlı, iğrenç bir böcek durumuna düşmüştüm ve bu durum bana acı veriyordu… Hele o subay olayından sonra, oraya gitmeden edemiyordum; çünkü subaya en çok Nevskiy’ de rastlıyor, onu görebiliyordum. Daha çok tatil günlerinde gelirdi. Gerçi o da generallere, üst düzeydekilere yol veriyor, o da onların arasında kıpır kıpır dolaşıyordu. Fakat bizim gibilere hiç aldırmıyordu. Sanki önünde bir boşluk varmış gibi insanların üzerine üzerine gidiyordu. Asla yol vermiyordu.

 

 

… Bu subaya karşı sokakta bile eşitmişiz gibi davranamadığım için kendimi yiyip bitiriyordum. Bazı geceler, saat üçe doğru bunalımlar içerisinde uyanıyor ve kendime öfkeleniyordum. “Ne diye her seferinde yol veriyorsun ki? Neden? Bunu yazılı bir kuralı mı var sanki? Neden o değil de sürekli sen yol veriyorsun? Kibar insanların incelikleri tek yanlı olmaz, karşılıklı incelik yapılmalı; saygı böyle gösterilir. Bir adım o yol vermeli bir adım sen…” Fakat böyle olmuyordu, her defasında ben çekiliyordum, o da kendisine yol verdiğimin farkında bile olmadan yürüyüp gidiyordu. Sonunda bir gün aklıma o dâhice fikir geliverdi: “Bir sonraki karşılaşmamızda acaba ona yol vermesem ne olur? Çarpışacağımızı bilerek yana çekilmesem ne olur?” Bu, gayet cesurca bir davranış olacaktı benim için ama bu düşünce beni öyle sardı ki, tüm uykularımı kaçırır oldu.  Durmadan bu konuyu düşünüyor, tasarımı gerçekleştirmek için Nevskiy’ e daha sık gidiyordum.

 

 

… Önce giysilerimi düzeltmem gerektiğini düşündüm. Sokakta bir sorun çıkarsa orada gezenlere karşı giyinişim yüzünden utanmamalıydım. Giysilerinizin karşınızdakilerin üzerinde etkisi büyüktür, hatta giydikleriniz sosyetenin gözünde sizleri onlara eşit bir düzeyde olmasını gerektirir ki seviyeleriniz eşit olsun… Çurkin mağazasından siyah bir eldiven ve şapka aldım… Beyaz renkli, kemik düğmeleri olan iyi bir gömleğim zaten vardı ama palto almak beni epeyce oyaladı. Aslında paltom vardı ve pek de kötü değildi, hem sıcak ta tutuyordu. Fakat içi pamuk yakası ise rakundandı. Bu da ona sıradan, uşak paltosuymuş gibi bir hava veriyordu. Yakasını kesinlikle değiştirmeliydim. Subayların giydiği cinsten, kunduzdan bir yaka koydurabilirdim… Fiyatını sordum pahalı geldi ama düşündükten sonra rakun yakamı satmaya karar verdim. Param yetişmedi ve benim için önemli sayılabilecek ölçüdeki eksik parayı da yüzümü kızartıp çalıştığım dairedeki masa şefim Anton Antonoviç Setoçkin’ den istemeye karar verdim… Anton Antonoviç önce çok şaşırıp yüzünü buruşturdu fakat biraz düşündükten sonra istediğim parayı vermişti. Yalnız bana borç olarak verdiği parayı iki hafta içinde aylığımdan kesebileceğine dair bir senet imzalattı.

 

 

… bu iş öyle bir adımda gerçekleşecek gibi değildi. Ustalıkla ve ağır davranmam gerektiğini biliyordum. Ama şunu söylemeliyim ki birkaç denemeden sonra umutlarımı yitirmeye başlamıştım. Bir türlü omuzlarımız birbirine çarpmıyordu. Oysa ben ne hazırlılar, ne plânlar yapıyordum. Ama ne oluyorsa son anda oluyordu, tam birbirimize çarpacağımız sırada ben yine adama yol veriyordum. O da beni fark etmeden çekip gidiyordu.

 

 

Gözlerimi yumdum ve o anda omuz omuza gelerek çarpıştık!

Bir santim bile yana çekilmedim ve tam bir eşitlik içinde yoluma devam ettim. Subay başını çevirip bakmadı bile. Beni gördüğü halde, görmezlikten gelmişti. Bundan eminim. Hâlâ da eminim. Benden daha iri olduğu için çarpışmada ben sarsılmıştım. Fakat bunun önemi yoktu; hedefime ulaşmış ve bir adım bile geri çekilmeden, herkesin gözü önünde onunla aynı düzeye çıkmış ve gururumu, onurumu kurtarmışım.

 

Daha sonra subayı başka yere atadılar. Onu görmeyeli neredeyse on dört yıl oldu. Adamcağız kim bilir ne hâldedir, hangi rütbededir. Kim bilir kimleri ezip geçiyordur!



Bu yazı 1262 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.