Aşağıdaki yazı Nihat Genç’in DÜN KORKUSU isimli kitabının “Yanaklarının Günlüğü” başlıklı kısmından kendi derlemelerim ile oluşturulmuştur. Üşenmedim tamamını elimle yazdım, yazarken keyif aldım, kimi yerde gülümsedim, kimi yerde durgunlaştım… Özellikle, kafamı dağıtmak istediğim zamanlarda bana hep faydası olmuş bir yazıdır. Paylaşmak istedim, aynı tadı alabilmenizi dilerim 😉

***

…Sen ne güzel şeysin, senin adını koyamıyorum, sen ne güzel şeysin. Bugün yanaklarına uzandım, görmedin, şöylesine bir şeyler anlatıyordun, dönüyordun, ellerin dönüyordu başının üstünde, bir şeyler yaratıyordun, farkında değildin gözlerinin, bin yıldan bu yana bir kez kapandı sanki dudakların, bir daha bin yıl nasıl beklenir? Sen görmedin, baktım, ağladım, ne olursun aniden başını çevirme… tapınırken görünmek utandırır yanaklarımı, utanıyorum sana uzanan gözlerimden, nasıl söyleye bilirim, bu bir sonsuzluk düşüdür, senin adını koyamam korkarım, Sokrat benim adıma yeminini bozacak, korkarım o tepedeki Manastır’da peşine düştüğüm kız benim için kafasını duvarlara vuracak, korkarım bütün tılsımım bozulacak ve beni buraya getiren sırları öğrenecek, korkarım senin adın var ve ben beceremiyorum. Bu kadarını verdi Tanrı, fazlasını söyleye… Şemsettinli mısralar bulup dizlerime kapanmalıyım, ben mi eteklerine sarılmalıyım, ben mi pembeye uzanan boşluksuz bir uçurumun kenarına sığınır gibi girmeliyim yanaklarına… matematik geldi ve sen yok oldun, uyumun, ahengin, armoninin bütün kuşlarını icat ettiler ve sen yok oldun, bizim yok olmamız, bu uyumun, işte şu aristokratik filozofların beğenisi olmasın, yeniden bir şekil olsun, yani şekilsiz, yani sen ne Afrodit ol, ne Leyla, ne de bin yıldan beri terk edilmiş bir antik kent ol, ne de bu gece gömleğini çıkarsın deniz, düğmelerini çözüver, ben görmesem de bu sahil senin koynun biliyorum… biraz serseri olsak ne çıkar neden güzel şeylerin tümünü Tanrı’ya veriyorsun, her şey neden onun, bana hiç yok mu, ben senin mi, tanrılarının mı, yanaklarının mı peşinden koşacağım…

…Bu bir sonsuzluk bekleyişi, bakalım ne çıkacak değil, çıksa da çıkmasa da bekleyeceğiz, hep birlikte nöbetini tutacağız yanaklarının…sevmek sevilmek işi değil, söyleyemiyorum, sadece yazıyorum, ben başka bir şey bilmiyorum, yazdıklarımı bir şişeye koyup atmak zorundayım mavilere, kim bilir deme, kim bilir diye gelmedik mi buralar, boşuna deme, boşuna mı üşüştü bütün bu rüzgarlar yanaklarına… barbarım diyorum, keçiyim diyorum, tüylerimi yoluyorsun, elinde örüyorsun, bak kazak oluyorum, bak boynundan geçiyorum, biraz yavaş at o ilmekleri, gözümü çıkaracak o şişler, öylesine aniden çekme yün ipliği, boynumu kopartacaksın, boş ver dinleme beni!

…Nereye gider bu çocuğun bakışları deme, gidiyoruz işte, bu yumağın falını açıyorum, kadife bir coğrafya görüyorum… sedirin altına kaçtı yumak, çekiver, çekiver başka şeyler okuyorum çizgilerden, dokunacağız diyor bu pembe yumak! Sahi dokunacağız, çıldıracağım dokunmaktan. Bırak artık örgüyü, burada bitsin her şey, yani yanakların diyorum, ilkokul bahçem, binlerce çocuk cıvıl cıvıl koşuyor orada, yani yanakların, istemediğim otlar da büyüyor orada, onlar ikimizin toprağı, pembe bir vatan yatıyor orada, gülücüklerle ele geçecek… şu camı da kapatalım, ışık kırılmasın eteklerinde, topuklarına kadar gelmesin biraz evvel selvilerde oynaşan şu rüzgar, öklit olmasaydı da olurdu yanakların, sahiden öpülsün ne olur, orada beni durultacak şeyler var yani yanakların diyorum, başka şey bilmiyorum…

Nihayet Tanrım, beni de mutlu yapmanın yolunu nihayet öğrendim. Bunca yıl bunun için beklemiştim. Ne demiştim, mevsim bahar olacaktı, yağmur yağacaktı, bir pastane, sokaklar, omuzlarımda apoletler mor çiçeklerden ve yanımda kâinatı bana tenezzül ettiren o şey. Ve üçümüz Tanrım, el ele bulvarı boydan boya…

Nihayet Tanrım, beni de bulmanın yolunu nihayet öğrendim. Yirmi beş yıl daha beklerim, aylardan Nisan olacaktı, gök gürleyecekti, bir şiir yazacaktım, “gök gürültüsünden korkan kızlar için yazılmış”, niçin ve nedenleri bir kızın göğüslerine serpecektim, bana aşklarını anlatacaktı, benimle yürüyecekti gecelere kadar, ne Ankara, ne ülke, ne çiçekler, hiçbir şey görünmeyecekti gözüme, sadece o, ben ve üçümüz, elimden tutuyordun, bu yüzden tutamadım ellerini… denizin dibini kokluyor gibi bakacaktım gözlerine “sahi yanımda, yanımda” diyecektim, bu saatte yeniden seke seke yürümesini öğrenecektim, koşacaktım önünden arkasından, omuzlarından dönecektim, bir de yönsüz bakacaktım, birazcık senin gibi, ne alttan ne üstten, her yönden ama her yönden değil, bir de tenine değecekti yüreğim, omuzlarımız arasından yol bulup geçemeyecekti yağmur, dağ başında bir ağacın eteklerinde iki minik çimen gibi ıslanacaktık, yanımızda o kocaman gölgen ve o kocaman gövden, bir yerlerine tutunacaktık, sahi, aynen böyleydi değil mi? Bir de öpmek vardı, kalsın, belki de günlerden Hıdrellez’di, öpseydim dudaklarım kalırdı, dudaksız doğardı çocuklarım…

O kadar çok şey öğrendim ki, artık bir şey öğrenmek istemedim. Sustum sonuna kadar. Susmalarım bir yerlere sığmadı, mızraklı bir şeyler olup peşime düştüler.

…tarih öncesi insanlarının elleriyle kurduğu dünyaları yoğurarak incelemeyi, ona, sen, benim ötemsin, devamımsın, her şeyimsin diyerek bakmak, gözeneklerine kadar yaklaşmak, en ebedi soluklarla koklamak, şakacıktan da olsa derimin üstüne atmak ve ilkel insanların da bu topraklarda eriyip gittiklerini, ruhumun bütün rengini, öncesiz ve sonrasız bir aşkla içimde sindirmeyi, bu topraklarla ana evlat, Tanrı kul, madde öz ve bilmem nesi, bilebildiğimiz bütün varlık yokluk muammalarıyla oynamak, beynimizi sarmalayıp öylesine dertleşmeyi seviyorum…

 

 

***

NOT: Son zamanlarda çok da üretken olamadığımın farkındayım, kilitlendim sanılmasın 🙂 taslaktan çıkmayı bekleyen öyle çok yazım var ki… Fakat yoğun günler geçirmekteyim, son bir aydır bu yoğunluk artarak devam etmekte… Hafiflemeye başlar başlamaz, özlediğiniz (:P ) özgün yazılarıma devam edeceğim.

 

Saygılarımla

Lavinya Öz.

 



Bu yazı 1411 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.