Baktım, yine küçük kaynımda(küçük dediysem benden üç yaş büyük) bir hareketlilik, internet araştırmaları, gelip gelip gitmeler, yerinde duramamalar. Sonunda yalnız kaldığımız bir anda açtı bana konuyu:

—Var mısın?

“Eyvah!” dedim “yine sermayeyi cepten yiyeceğiz”.

—Neye var mıyım?

—Kanarya ticaretine.

—O da nerden çıktı?

—İnan bana bu işte çok para var. Yalnız biraz sermayeye ihtiyacımız olacak.

—Bak civ civ işinde de, Japon balığı işinde de öyle dedin, zararlı çıktık.

—Yok, bu iş onlara benzemiyor. Var mısın? Yok musun?

Ne yapabilirim; onunla ortak iş yapmak her daim karsız ve hatta çoğu zaman zararlı da olsa. “Yokum” diyemiyorum.

“Tamam, varım!” dedim. Gerekli sermayeyi edindik. Vakit kaybetmeden dört kanarya geldi eve, iki dişi iki erkek. Ve kanarya ticaretine başladık. Ticaret dediysek kobi bile değiliz. Bize ancak “ko” söylenir, Kanarya Ortakları manasında : )))

Sonra bu kanaryaları haremlik selamlık ayırdık. Kafesler karşılıklı. Biraz işkence gibi geldi bana. “Mustafa” dedim, “bunlar böyle ayrı gayrı ben çok üzülüyorum. Hasretlik zor iş!”

“Yok” dedi, “bu iş böyle yapılır. Daha çok verim bu şekilde sağlanır” dedi dünyanın en iyi kanarya yetiştiricisi edasıyla. Tecrübeli havalar, her daim kanarya muhabbeti, her gün kafesler temizlenir, sular ve yemler yenilenir…(tabii tecrübesi de; internetten araştırıp da yazıcıdan çıkarttığı dokümanlardan ibaret. Yani pratikte tamamız da uygulamaya çalışıyoruz işte).

Yaklaşık bir 10 gün bunlar böyle karşılıklı kaldılar. Şapkalı erkek kanarya yanlış görmediysem birkaç kere altın sarısı dişiye göz kırptı, şarkılar besteledi, su sıçrattı. Bir kurlar, bir edalar… 10 gün boyunca evde kimsede ne kafa kaldı ne kulak. Birisi elektrik süpürgesini çalıştırmaya, kapı zili ötmeye, telefon çalmaya görsün; bunlar, sanki oluşan gürültü, üçüncü rakipleriymiş gibi çıkan sesi bastırmak için koro halinde çalıştılar.

Neyse bunları kavuşturduk. Birkaç gün evde sessizlik hakim oldu. Sonra dişiler yuva yapsın diye, kutuda yapay kırçıllar aldık, kafeslere iliştirdik. Gözümüz gibi bakıyoruz. Kuşyemine takviye; yumurta sarısı, bebe bisküvisi, bal karışımı veriyoruz. Bir de baktık ki, yuvalar yapılmış, dişiler tünemişler yuvada. Canlarım benim. İnsan bunları izlerken nasıl güzel bir huzur yaşıyor. Küçücük dünyalarında var olmaya, artmaya, biz de varız demeye çalışıyorlar. Çok hüzünlü.

Mustafa “aman” diyor “kafesleri oynatmayın, dokunmayın, rahatsız etmeyin…”

Ayağımızın dibinde yumurta varmış gibi geçiyoruz yanlarından. Derken bir gün, “Vik! Vik! Vik!” sesler gelmeye başladı. Yavrularımız yumurtadan çıktı. Üç tane birinin, iki tane birinin yavrusu olmuş(Allah bağışlasın. Onlarda can). İlerleyen zamanla beraber evde hakim olan sessizlik biraz bozuldu. Hep anneler didiniyor; besleyeceğiz, ısıtacağız, koruyacağız diye. Yavrular biraz büyüdü, tüylendi derken iki ailede de kavgalar baş göstermeye başladı. Aynı böyle kartal gibi havada kapışıyorlar. Gürültülerinden uyuyamıyoruz. Aile kavgası ya karışmak da istemiyoruz. Ama olmaz ki böyle, çocukların gözünün önünde, psikoloji diye bir şey var.

Sabrettik, yavrular kendilerine baka bilecek kadar büyüdüler ki biz de hepsini ayırdık. Yavrular bir kafese, dişiler bir kafese, erkekler bir kafese. Yani gül gibi geçinmek varken kavga niye? Biraz daha büyüyen yavruları kuşçuya sattık. Bu arada altın sarısı dişi kendine neler çektiren eşine bir cilveler, bir pozlar(her halde tutkulu bir aşkları var). Tam bunları yeniden kavuşturacakken; benim, Mustafa’ya sorduğum patavatsız bir soru, kanarya ticaretimizin de sonu oldu.

 

“MUSTAFA, SENİN GİBİ KANARYALARI BU KADAR SEVEN BİRİ NASIL FANATİK GALATASARAYLI OLA BİLİYOR?”

 

(Şimdilerde en büyük korkum “Aslan Ticareti” teklifiyle gelmesi… YOKUM!”)


http://www.kuduz.org/?p=5067



Bu yazı 1912 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.