Ruhuma yelken açtım bugün ve elimi atıp ruh okyanusuma, rastgele üç üstat çektim kurayla… Onları ruhumun en derin odasında, başköşede ağırladım bugün… Sadece susmak ve sadece dinlemek için küçük bir söyleşi diledim kendilerinden. “Izdırap” a verdiler önceliği… Onlar düşündü ben dinledim…

 

Üstat Nietzsche başladı söze: “Siz hiç evet dediniz mi bir tek zevke? Ey dostlarım, öyleyse siz ızdırablara da evet dediniz. Her şey birbirine bağlıdır, dolanmıştır, tutkundur. Izdırap bir zevktir aynı zamanda. Lanetleme bir kutsamadır da, gece bir güneştir de, çekilip gidin! Yoksa öğrenirsiniz ki, bir bilge bir delidir aynı zamanda.”

 

“Yemin ederim; başka hiçbir şeyden böylesine korkmam ama bu elle tutulamayan güçlerden çok çok korkarım..” dedi Üstat Kafka.

 

Delilik de dâhilik de elle tutulamayacağı için bende korktum bir an Nietzsche doğru misafir miydi ruhuma? Ansızın “Kadın ve Sevmek?” diye sordum. Nietzsche aldı yine ilk sözü:

 

“Bırak korksun erkek seven kadından; sevince yapar her fedakârlığı kadın ve geri kalan her şeyi değersiz sayar. Bırak korksun erkek nefret eden kadından; zira gönlünün ta derinliğinde erkek sadece kötüdür. Kadın ise aşağılık. Erkeğin mutluluğu –istiyorum- dur, kadının mutluluğu –istiyor- dur…”

 

 

Kadının köleliği asırlar öncesinden yer etmiş dedim kendi kendime (yoksa Havva’dan mı?)… Yine de eksik olan bir şeyler var sanki…

 

Üstat Özdemir Asaf’ın ilk cümlesi:

 

“Kadınları sevmek bir kadına haksızlık etmektir. Bir kadını sevmek kadınlara haksızlık etmek demektir” olunca tamam etti tüm eksiklikleri. Sizleri ruhuma çağırmamın nedeni aşağılanmak mıydı? Yoksa birçok kadın (ya da erkek) gibi bende de mazoşizmden bir parça mı vardı? Konu değiştir. Konu değiştir dedim “Düş ve Aşk?” diye sordum…

 

“Düşler sona ermedikçe kişi uyanmaz uykusundan, sımsıkı tutar düşler bizi, istesek de uyanmayız; işte birazcık uyuyabilmemi bu düşe borçluyum.” diyerek Milena’sını anlatmaya başladı Kafka. Lavinya’sına rağmen tüm şüpheciliğiyle ve inanılmaz bir ısrarla araya girdi Özdemir Asaf:

 

“Düşümde aşk ile karşılaştım, insanı arıyordu. Uyandım insan ile karşılaştım, aşk’ı arıyordu” oldu acı dolu sözleri. Sonra durgunluğunun içinden ihtimalleri sıyırarak kendi sözünü çürüten başka bir söz sarf etti:

 

“İnsanlar gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları severler. Gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara âşık olurlar”…

 

Düş ve Aşk oyununun son perdesi hep bir gömüt müdür diye düşünürken onayladı beni Kafka: “Gerçek ne onda ne bunda. Erken uyanınca kişi, sanır ki, gerçek burnunun dibindedir… Bir kaç solmuş çiçeğin süslediği, üstü açık hazır bir gömüt!”

 

En son “Tutku?” dediğimde bir kişi konuştu Milena’sına:

 

“Tutkunluğum sana değil senin sağladığın yaşamımı seviyorum. Hiçbir şey değişmese bile, senin var olduğunu ve senin olduğun yerde, bütün öteki şeylerin yok olduğunu anlatmaya çalıştım…”

 

Üç Üstat ve Üç kadın;

Nietzsche’nin Salome’u

Özdemir Asaf’ın Lavinya’sı

Kafka’nın Milena’sı vardı… Var mıydı? (mutlaka)…

 

Herkesin bir Romeo’su ya da bir Julliet’i vardı mutlaka.

 

Kadını edebice aşağılayan cümlelerinin sebepleri aşağılanmak olabilir. Kadını edepsizce yücelten cümlelerinin sebebi yine aşağılanmak olabilir. Ve emin olun ki Lavinya’lar, Milena’lar, Salome’lar da onlara âşıktı fakat kendilerince ancak bu kadar anlatabildiler aşkı… Biraz mazoşistçe, bazen sadistçe yaşayıp yaşattılar… Zaten erkek ve kadınların aşk dediği ortak nokta hep bir mazoşizm ve sadizmle kesişmez mi?

 

Bazen acı çekmek isteriz; ızdırap bakış açımızı değiştirir, yoğurdu üfleyerek yeriz(kısa bir zaman için) ve acılar olgunlaştırır deriz ama hiçbir zaman aşk yok diyemeyiz. Bazen acı çektirmek isteriz; verdiğimiz ızdırapla başkalarının bakış açılarını değiştirirken üflenerek yenen yoğurt da oluruz arada ama hiçbir zaman aşktan da vazgeçmeyiz.

 

Aşk en büyük ızdırabtır ilk bakışta ve bu ızdırabdan dünya üzerinde tuhaf bir zevk almayan hiçbir insan yoktur…

 

Gün gelip de aşkınızla bir yuva kurabildiğinizde ızdırablar son bulur… Çünkü inanırsınız ki o sizindir artık (sahiplenmek güdüsü). Çünkü ulaşılmaz değildir artık(hâkimiyet dürtüsü)… Çünkü bakış açınız oturmuş ve AŞK bir virüs olmaktan çıkmıştır artık(huzur)… Peki, ızdırap yoksa aşk da mı yok? Olmaz olur mu? İçinde ızdırap olmayan aşk’ın da bakış açısını değiştirmişsinizdir artık. Aşk kendini şaşırır. Çünkü aşk o nokta da hem sevgidir, hem saygıdır, hem evlattır, hem ailedir…

 

Elbette yok olmaz fakat insanın elinde ki tek şey de olmaz… (Evin şımarık tek çocuğu evcilleşmiştir artık…)

 

SAYGILARLA

LAVİNYA ÖZ.



Bu yazı 1442 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.