Atatürk’ün Aşkı Latife / Fatih bayhan

Açıklama : İlk karşılaşma anı mor salkımlı köşkün merdivenlerinde oluyor… Mustafa Kemal yukarı basamakta, aşağıda ise Latife… İlk o an… İşte ilk bakışlar… Yangının ilk tutuşma vaktidir bu… Latife’nin, yüreğindeki şaşkınlık, heyecan, şükranla karışık bu duygu selini bastırması mümkün değil. Kendisine uzanmış eli görünce, ‘öpeyim’ diye sarılıyor Latife… Ama izin yok… ‘Küçük Hanım ben el öptürmem, hanımların eli öpülür’ diyor Mustafa Kemal… Sessizlik sarıyor ruhları ve koyu bir derinlik esir alıyor ikisini de… Birkaç saniye sonra çözülüyor dilleri… Latife durmadan teşekkür ediyor… Sonra o aşkın izlerini görüyor Mustafa Kemal ve madalyona takılıyor gözleri… Boynundaki madalyonda kendi resmini taşıdığını görüyor şaşkınlıkla… (Tanıtım Bülteninden)

 

 

Öteki Tarih-1 / Ayşe Hür

Açıklama : Osmanlı İmparatorluğu son 150 yılında bir çözülme sürecine girmişti. Bitmez tükenmez savaşlar, yenilgiler ve büyük insan kayıpları devletin devamı konusunda derin endişeler yaratmıştı. İmparatorluğu yıkılmasını önlemek için yapılan her girişim başarısızlıkla sonuçlanırken, iktidarı elinde tutan kadrolar, olan bitenden emperyalist güçleri ve onlarla işbirliği yapan azınlıkları sorumlu tutmak eğilimindeydi. Ama kaçınılmaz son geldi ve Osmanlı İmparatorluğu tarihe gömüldü. Cumhuriyetin kurucularının neredeyse tamamı, Mustafa Kemal dahil olmak üzere, bu hezimetlerle dolu tarihin mimarı olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin üyeleriydi. Daha sonra iktidara gelenler de onların ideolojik akrabalarıydı. Bu kadrolar 1923’ü bir sıfır noktası olarak gördüler, küllerinden doğan Zümrüd-ü Anka kuşu gibi bir ‘Türk ulusu’ ve ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ imal etmeye soyundular. Bu iş için de tarihi ve tarihçileri kullandılar. Önce Osmanlı İmparatorluğunun devamı olmadığımızı öğrettiler bize. Sonra Harf Devrimi, Kıyafet Devrimi, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi gibi icatlarla, bu kopuşu kesinleştirmeye çalıştılar. Bu amaçla bazı olaylar atlandı, bazıları küçümsendi ve çarpıtıldı. Bazı parçalar ise elden geçirildi, cilalandı ve öne çıkarıldı. Böylece ne Birinci Dünya Savaşına girişimiz, ne bunun ardından sökün eden Sarıkamış Faciası, ne Çanakkale Savaşı, ne 1915-1917 Ermeni Kırımı, ne Kafkaslar, Filistin ve Irakta yaşanan hezimetler, ne ‘Arap İsyanı’, ne Çerkez Ethem meselesi, ne Kürt isyanları, ne İstiklal Mahkemeleri, ne 150’likler üzerine konuştuk. Konuşmak isteyenler, kendisine öğretilenleri sorgulamak isteyenler yıldırıldı, susturuldu. Bu durum yakın döneme kadar kesintisiz sürdü. 1980lerden itibaren küreselleşme ve bilgi teknolojilerinde yaşanan devrimler sayesinde, bilgi daha demokratik biçimde dağılmaya başladı. Türkiye de bu demokratikleşmeden payını aldı ve kendisine öğretilen tarihi de sorgulama ihtiyacı duydu. İşte bu kitap, Abdülmecidle başlayıp İttihat ve Terakkinin sonuna kadarki dönemin öteki tarihine bakmaya çalışıyor. Yeni Osmanlılar aslında neyi kurtarmaya çalışıyordu, Abdülaziz nasıl öldü, Kıbrıs’ı nasıl kaybettik, Hamidiye Alayları’nın amacı neydi, 31 Mart Olayı’nı kim örgütledi, Abdülhamid nasıl halledildi, Babıali Baskını neyin miladıydı, Birinci Dünya Savaşı’na neden girdik, Sarıkamış Faciası’nda kaç evladımızı yitirdik, Ermenilerin tehcirine nasıl karar verildi, Cemal Paşa Arap milliyetçiliğini nasıl kışkırttı, Şerif Hüseyin’in İsyanı’nın arkasında kimler vardı gibi sorulara bugüne dek bize öğretilenlerden farklı cevaplar veriyor.

 

Kayda geçsin/ Ece Temelkuran

Açıklama : Ece Temelkuran “inatla” kayda geçsin diye tarihe not düşüyor!.. “Umut pek güven duyduğum bir sözcük değil, ben inadı tercih ederim. Umudum yok olsa bile inadım var. İnsanın, yine de, her şeye rağmen iyi olabileceğine, bu ülkenin içinde, dövüldükçe içinin çok derinine kaçmış bir iyilik tohumu olduğuna dair bir inatçı imanım var. Benim de, benim gibilerin de bu ülkeye dahil olduğunu söylemek, sonra yeniden söylemek için sağlam tutmaya çalıştığım bir inadım var. Biz varız. Yani biz de varız…” Ece Temelkuran, kayıtları çok titiz tutulması gereken zamanlardan bildiriyor bu kitapta. Son iki yıllık tarihine o titizlikle bakıyor. Artık yazamaz hale getirilmenin, kaçınılmaz bir keskinleşmenin tarihine yani. “Kayda Geçsin” çünkü; bu zamanlar, o zamanlar… (Tanıtım Bülteninden)

 

 

Gözlerini Sımsıkı Kapat / John Verdon

Açıklama : SANA BİR SÜRPRİZİM VAR GÖZLERİNİ SIMSIKI KAPAT New Yorkun en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurneye göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı. Peki ya bu sefer yoksa? Düğün günü öldürülen bir gelin Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa… Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar. Gurney şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri, soruları ve keskin bakış açısıyla soruşturmaya bambaşka bir boyut kazandıracaktır. Kim daha zeki; Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdondan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman. Nitelikli bulmaca severler için paha biçilemez bir kitap. CNN.com Yine ilki kadar şaşkınlık verici bir olay ve yine dahice çözümler. Publishers Weekly John Verdon gizemli bir olayın akıl almaz örgüsünü işlerken hikayenin en beklenmedik anında ortaya çıkıveren, şeytani bir kurnazlığa sahip. Yazarın büyük ilgi gören AKLINDAN BİR SAYI TUT kitabından sonra beklediğinize değecek. Washington Post

 

Büyüklere Masallar/ Cengizhan Genç

Açıklama : Bütün yazılanlar kırık dökük şeylerdir, doğa hepsini yeniden şekillendirir. Kırık beyaz renginde geçer bütün günler gezgin diyarlar sirkinde. Binlerce hikâye yazılır o sirkte ve binlercesi unutulur. Yazılan her hikâye bir eksikle başlayıp bin eksikle biter. Sonu gelmez hiç birinin, her hikâye kendi içinde yeni şeyler doğurur çünkü ve geçmişi öldürmeye çalışır. Zaman gümüş bir ok gibidir. Kusursuzdur ve hiç incinmemiştir. Ta ki hedefine ulaşana kadar. Hedefine ulaştıktan sonra her ok biraz kırıktır. Ucu incinmiştir hedefine ulaştığında. İşte her hikâye de bittiğinde biraz kırılır, yazar her istediğini yazamaz çünkü istese de beceremez. Şimdi tüm yazılanlar biraz eksik ve biraz kırık. Tıpkı kendini arayan beyaz gibi. Güneş nasıl yeni bir hayat vaat ederse çimenlere, yeni okuyucular da bir tamam vaat ederler her hikâyeye. Şimdi dudaklardan dökülürse kelimeler, kimi zaman kırılsalar da, çoğu zaman yeniden biçim bulurlar. Her biçim bulduklarında yeniden, yeniden ve yeniden yazılırlar zihinlere, okuyucunun istediği şekilde. Not: Büyüklere Masallar kitabı 1. Roza Edebiyat Ödülüe layık görülmüştür.

 

 

İstanbul 1898 – Kahvehane Hikayeleri/  Cyrus Adler

Açıklama : “Osmanlı toplumunun nabzı kahvehanelerde atardı” demek yanlış olmaz. Buralarda sohbet mahalle dedikodusuyla sınırlı kalmaz, ‘devlet katına kadar’ yükselirdi. Meddahlar, hikâye anlatıcılar, saz âşıkları ve şairler kahvehanelerin vazgeçilmez çehreleri arasındaydılar. Sokağa taşan mahalle kahvelerinde nargile de sohbetin ayrılmaz bir parçasıydı.

Amerikalı dilbilimci ve teolog Cyrus Adler uzun yıllar İstanbul’da yaşamış arkadaşı Ramsay’den şöhretini duyduğu “kahvehane hikâyelerini” derlemek üzere İstanbul’a gelir. İki dost aylarca İstanbul kahvehanelerini dolaşıp oralarda anlatılan sohbetlere kulak vererek hikâyeleri derler ve İngilizceye çevirirler. İlk defa 1898’de New York’ta yayımlanan kitap daha sonra Londra’da da yayımlanır ama ardından unutulur gider…

Kahvehane Hikâyeleri: 19. yüzyıl İstanbul yaşamı, kültürü ve düşünme tarzları üzerine sosyolojik bir belge olmasının yanı sıra, birbirinden ilginç 28 hikayeyi keyifle okuyacağınız bir kitap olma özelliğini de taşımaktadır.

 

 



Bu yazı 1149 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.