6 Ekim 2016      

 

Bir şiirin içinden geçen altıkırkbeş vapurunun düdüğü değil, bir roman karakterini uykusundan uyandıran savaş uçağının çığlığı değil, suya düşen yassı bir taşın çıkardığı ses de değil, ben bozuyorum harflerimin uygun adımlarıyla aramıza konuşlanan sessizliğin bekaretini. Sakın ”Bu devirde mektup mu kaldı?” deme.

 

Önce Alexander Graham Bell’den sonra da Vintor Cerf ve ardıllarından yediği yumruklarla nakavt olan bu demode iletişim aracını tercih etmemin makul nedenleri var. Birincisi bu işten keyif alıyorum. İkincisiyse mektuplar unutmamın önünde bir tampon, bir barikat işlevi görüyor. Bir de mizacıma yakın buluyorum. Yanlış zamanda doğmuş olmak meselesi, sana bahsetmiştim bundan. Kendimi içinde yaşayamadığımız bu çağa ait hissedemiyorum. Sen buradasın ya bir tek o tesellisi ediyor. Senden yaşça çok büyük ya da çok küçük olmayı istemezdim. Hiç kıpırdama böyle iyiyiz!

 

Son günlerde sürekli seni düşünürken yakalıyorum kendimi. Saplantı! Aklımda bilmem kaç bin kilometrekare yer tutuyorsun. Başkası değil de neden sen? Bu soruyu cesaretle soruyorum kendime. Düşünüyorum, eni konu düşünüyorum, etraflıca düşünüyorum, bütün yönleriyle düşünüyorum. Bu nedenlerin en başatı kolaylıkla elde edilebilen ucuz bir varlık olmayışın. Ne trajik! Beni senden uzaklaştırabildiği kadar uzaklaştıran da aynı şey.

 

Ey güzel sen zorsun. Senin yüreğine ulaşmak, orada mekan tutmak ne çetrefilli bir amaç. Ortalama bir kadının yüreği Çamlıca Tepesi’yse bu bahiste seninki ancak Everest Dağı’na benzetilebilir. Cesaret, sabır, sarsılmaz bir kararlılık ve en az Usain Bolt’unki kadar kondisyon gerektiriyorsun. Bazen biraz korkuyorum. Gammazlıyorum kendimi sana, az önceki cümlede yalan var! Doğrusu şu; çoğu zaman çok korkuyorum.

 

Çekip gidince ”sevgisiz” oluyorum, kalınca ”gurursuz”. Ne yapsam olmuyor. Bazen durup dururken göğsüm sıkışıyor, dizlerim titriyor, burnum karıncalanıyor, gözlerim dolu dolu oluyor. Hepten çaresizlik değil de nedir bu? Benzer hisleri benden önce başkaları da tatmış olmalı ki onlardan geriye bazı fosil sözler kalmış. Bolca kullanıyorum. ”Aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık,” mesela. ”İki ucu da boklu değnek,” var bir de.

 

Her neyse. Hepimiz bu dünyaya bir misyonu sırtlanmış da gelmişiz. Birileri kazanmak için, birileri harcamak için, birileri maktul olmak için, birileri fail olmak için, birileri aldatmak için, birileri aldanmak için, birileri satmak için, birileri satın almak için… Sen sevilmek için gelmişsin bu dünyaya bense sevmek için. Seni başkası sevse de olur, ben başkasını sevsem de olur. Bu kadar yapaylıktan uzak.

 

Her şeye rağmen senin sayende ben ipimi bütün kaygılardan çözen bir huzurun kapısı aralandı. Seni ilk gördüğümde, bu kadar güzel bir şey kendi kendine olamaz, demiştim. Bu kadar güzel bir şey çamurdan yapılmış da olamaz, demiştim sonra. Bocaladım durdum, kararsız kaldım, beynim patinaj çekti. Bu işi kurcalamayı bıraktım. Sana inandım ve iman ettim, sana rağmen. Bir de dille ikrar edeyim:

 

Kalbinin paklığına ve kirletilmezliğine iman ettim… Yüzündeki ışığın sonsuza dek yanacağına iman ettim… Saçlarının uzunluğuna iman ettim… Gözlerinin dipsizliğine iman ettim… Beraber kucaklayacağımız tasasız günlere iman ettim.

 

Şah İsmail’in bir dörtlüğüyle veda etmek isterim sana, şimdilik.

 

   Şahın bahçesinde ben garip bülbül

   Efkarım artmakta halim pek müşkül

   Koparmadım asla kokladım bir gül

   Kafir oldum ise imana geldim

 

*Ömer Faruk Batman



Bu yazı 512 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.