1. 02. 0001

 

Geçen gün ”Bana ne ulan İsa’nın doğumundan!?” dedim ve bize özgü yeni bir takvim yaptım. Benim ütopyamın sınırları içerisinde geçerli olan bu takvimin adı: Takvim-i Rapunzel. Takvim-i Rapunzel’e göre bu gün birinci yılın ikinci ayının son günü. Herkes iyice bellesin bunu. Bir daha hesaplayayım da bir yanlışlık olmasın. Çünkü senin tekrarın yok Rapunzel.

 

Neyse… Boş ver benim zamanla ilgili fantazilerimi, başka şeylerden, daha önemli şeylerden bahsedeceğim sana…

 

Hatırlıyorum kıştı. Beyaz fonda daha bir belirgin oluyor, daha bir göze batıyordu güzelliğin, bunu sana söyleyecektim. Binlerce karganın arasında yaşamaya mecbur kalmış beyaz bir güvercin gibiydin, bunu da sana söyleyecektim. Bazen cılız bir dalga oluyor bu içimi döven ama çoğu zaman bir tsunami… sürüklüyor beni senin kıyılarına. Çünkü senin kütlenin mekanik bir çekim alanın var Rapunzel.

 

Bilirsin, bazı insanların değerini ancak onları yitirdikten sonra anlamak biz Türklerin ata sporumuzdur. ”Bunu şimdi mi anladın?” diye sorar belki benimle aynı yanılgıları paylaşan bir soydaşım. Hayır, çok önceleri anlamıştım ama anlamamış gibi yaptım. Çünkü sana bunu söylemeye hala utanıyorum Rapunzel.

 

”Goethe yetmiş küsür yaşındayken on sekiz yaşındaki bir kıza aşık olmuş,” diyor falanca edebiyat tarihçisi ve ”aşkın yaşı olmaz” diye de bağlıyor bilmişcesine. Merak etme inanmadım ona. Ben ne Goethe kadar iyimserim ne de onun kadar talihli. Aynı şeyleri tekrar hissedeceğimin var mı garantisi? Yok! Öyleyse bırak da tadını çıkarayım aynı yüzyıla katlanıyor oluşumuzun. Çünkü senin bir benzerin daha yok Rapunzel.

 

Bazı şeylere gücüm yetmiyor. Yağmur sularını biriktiremem sana avuçlarımda ama pamuk şekeri alabilirim istersen. Sen pamuk şekerini dişlerken ben yüzüne bakarım, hiç sıkılmam. Yüzün bu dünya için fazla kusursuz sayılır. Bunu sana söylemiş miydim? Hatırlayamadım. ”Mantığı savunuyoruz ama güzellikten yanayız,” diyor ortaokuldan beri başucumda duran Parasız Yatılı’nın bilmem kaçıncı sayfasında Füruzan. Eskiden şiddetle karşı çıkıyordum bu cümleye, seni tanıdıktan sonra katılır oldum. Çünkü ”güzel” sıfatı bir tek senin adının önüne gelince eziklik duyuyor Rapunzel.

 

Bazen de sırtüstü uzanıyorum. Gözlerim kapalı oluyor. Bir hayal kuruyorum iştahla. Gerçekliğin kuytusuna sığınan bir garip hayal: Zaman: Ilık bir bahar sabahının öğleye usulca sokuluşu. Mekan: Yaprakları arasından ölgün güneş ışıkları sızan herhangi bir ağacın altındaki taze çimlerin üstü. Birlikteyiz. Üçüncü bir kişi yok, üçüncü bir kişi olmasın da. İkimiz çimlerin üstünde rastgele yuvarlanıyoruz…

 

N’olur bağışla bu hayaldeki hadsizliği, cüreti. Hayaller ülkesinin kralı bensem eğer neden Victoria Secret’ın sürtükleriyle değil de seninle yuvarlanıyorum? Bunu sor kendine. Çünkü sende elle tutulmayan, gözle görülmeyen bir şey var Rapunzel.

 

”Bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler, sadece cinsel dürtüde temellenirler: evet, hatta bu aşıklık hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür,” diyor Aşkın Metafiziği’nde Schopenhauer. Schopenhauer’dan da nefret ediyorum. ‘Bütün aşklar’ derken bilip bilmeden iftira atıyor, en çok da bize. Çünkü bizim aramızda olan onun anlattığına hiç benzemiyor Rapunzel.

 

Az kalsın unutuyordum, Berin Taşan’ın hep haset ederek okuduğum birkaç mısrasıyla bitirelim de adet bozulmasın. Sağlıcakla kal.

 

(…)

Yorgunum demeyeceğim

Bir evimiz olsa demeyeceğim

Yüreğim daralıyor demeyeceğim

Bir baksan gözlerime

Başını çevirmeyeceksin

(…)



Bu yazı 369 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.