12.05.2017

 

 

Merhaba Rapunzel…

 

Uzunca bir aradan sonra sana mektup yazmak için masanın başına oturmuş bulunuyorum. Bu kadar zaman neden yazmadım ya da şimdi neden yazıyorum? Bilmem. Yazacak bir şey de yok aslında. Anlatılmasında kelimelerin, cümlelerin yetersiz kaldığı şeyler var.

 

Ama yine de deneyeceğim. Dramatik olanı daha da dramatize etmeye çalışacağım. Belki de bundan gizli bir keyif alıyorumdur. Kim bilir?
Bir buçuk saat sonra…

 

Sana anlatacak bir şey buldum sanırım. Biliyor musun şu TRT arşivinin halka açılması çok iyi oldu. Bir sürü değerli programı izleme imkanına kavuştuk. Kimler var kimler! Dün yirmi yıl önce çekilmiş, MFÖ’nün sunduğu İsmet Özel’in konuk olduğu bir programı seyrettim. Haz almadım desem yalan olur. Programın sonuna doğru İsmet Özel, Kuşun Ölümü adlı şiirini okudu. Bu şiir bana yıllar önce yaşanan tatsız bir hadiseyi anımsattı.

 

Yanlış hatırlamıyorsam 1998 baharıydı. Ulaşamadığı her şeye müthiş ilgi duyan bir çocuktum. Ulaşamadığım şeylerden birisi de kuşlardı. Babamdan bana bir kuş almasını istemiştim. Çeşitli gerekçeler öne sürerek almamıştı. Bunun üzerine kendi başımın çaresine bakıp bir kuş yakalamaya karar vermiştim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.

Sonraki günlerde mahalledeki piçlerden biri, ”İstersen sana nasıl kuş yakalayacağını öğretirim,” dedi.
”Nasıl?” diye sordum merakla.

 

”Çok basit.” dedi. ”Önce karton bir kutu bul, karton olması şart değil plastik kova falan da olur. Sonra o kutuyu kapalı tarafı üste gelecek şekilde kuşların çok konduğu bir yere koy. Sonra ucuna bir dayayarak kartonun bir kenarını yukarı kaldır ve çubuğun ucuna bir ip bağla.”

 

”Eee, sonra?”

 

”Sonra kutunun altına birazcık yem koy ve oradan biraz uzaklaş. Yemi almak isteyen bir kuş gelip kutunun altına girince de ipi çek.”

 

Çocuğun anlattığı bu zekice plan karşısında ağzım açık kalmıştı. O zamanlar bu basit kapan taktiğinin insanlar tarafından binlerce yıldır kullanıldığını bilmiyordum. Bu yüzden çocuğa dahi, mucit, filozof muamelesi yaptım.

 

Eve dönünce çocuğun tarif ettiği şekilde bir kapan kurup kömürlüğün çatısına yerleştirdim. Orayı seçmemin nedeni kuşların en çok oraya konmasıydı. Çatıdan inip duvarın dibinde sessizce kuşların konmasını bekledim. Az sonra çatıya hoyrat bir karga kondu. Kargaları hiç hoşlanmam. Tam kutunun altına girecekken yerden bir çakıl alıp çatıya doğru fırlattım. ”Defol lan!” Çatıya çarpan çakılın çıkardığı metalik sesi duyan karga telaşla kaçtı. Beklemeye devam ettim. Beklemek hiç zevkli değildi, hatta sıkıcıydı ama bir kuşum olacaksa buna değerdi. Az sonra iki serçe kondu çatıya. Biri ağır ağır kutuya doğru ilerledi. Gözlerimi serçeden ayırmadan kutunun altına girmesini bekledim. Tam ekmek kırıntılarını gagalamaya başlamıştı ki ipi bütün gücümle çektim. Çubuk aradan çıkınca karton pat diye serçenin üstüne düştü.
İşte olmuştu. Sonunda yakalamıştım. Ok gibi fırlayıp çatıya tırmandım. Kutuyu serçenin çıkamayacağı kadar kaldırıp elimi altına soktum. Işığı gören serçe birkaç umutsuz deneme yaptıysa da kaçmayı başaramadı. Avucuma alıp kartonun altından çıkardım. Gözlerini kırpıyor, gagasını açıp kapatıyor, ciyaklıyor, küçücük pençeleriyle elimi gıdıklıyordu. Erkek mi dişi mi olduğunu anlayamadım. Görünürde pipi falan yoktu.

 

Dudaklarıma yaklaştırıp öptüm. Keşke öpmeseydim diye düşündüm sonra. İğrenç kokuyordu. Kaç defa tükürdüm hatırlamıyorum.

 

Eve gittikten sonra kuşu yıkadım. Bundan böyle bizimle aynı evde yaşayacağına göre temiz olması gerekirdi. Banyoya götürdüm soğuk suyun altına tuttum. İyice ıslattıktan sonra sabun sürdüm. İyice köpürttüm. Tekrar suya tutup duruladıktan sonra banyoda gözüme ilişen havluyu alıp kuşu arasına koydum. Kaçmasın diye havluyu bohça sekline getirip ucuna düğüm attım. O şekilde götürüp yatağımın üzerine bıraktım.

 

Tam o sırada babam geldi. Hayat ona güzeldi. İtfaiyeciydi. Hiç yangın çıkmadığı için istediği saatte işe gidip istediği saatte işten dönüyordu. Koşup boynuna sarıldım. ”Gel bak, sana ne göstereceğim,” dedim. Elinden tutup çeke çeke odama götürdüm. Yatağın üstündeki havluyu göstererek, ”Bak orada ne var,” dedim. Babam kuşkuyla havluyu açtı. Kuşu görünce birden yüzünün ifadesi değişti. Kuş havlunun ortasında yan yatmış, hareketsiz duruyordu. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken, ”Ölmüş bu,” dedi babam.

 

”Yok,” dedim. ”Ne ölmesi? Ölmemiştir. Ben karnını doyurdum, yıkadım, havluya sarıp kuruladım. Neden ölsün ki şimdi Ölmemiştir.”

 

Babam şöyle bir baktı yüzüme… Bu suçlayıcı bakışı tanıyordum. Babam çok nadir böyle bakar ve genelde bu bakışın ardından iyi şeyler olmazdı. Yine vuracak diye bekledim ama vurmadı. Bazen de vurmazdı. Sağı solu belli olmuyor ki herifin! Serçeyi kanadının ucundan beni elimden tuttu. Üçümüz birlikte bahçeye çıktık. Babam benim plastik oyuncak küreğimle bahçe duvarının dibinde küçük bir kuyu açarken kuşu nereden bulduğumu sordu. Nasıl yakaladığımı en başından anlattım.

 

”Neden yakaladın onu?” diye sordu.

 

”Sadece biraz sevecektim,” dedim. ”Bunun için…”

 

”Senin sevgin ona zarar verdi ama. Senin sevgin onu canından etti. Böyle seveceksen hiç sevme daha iyi!”

 

Cevap vermedim. Başımı önüme eğip bu işkencenin bitmesini bekledim.

 

”Öyle değil mi?” diye sordu babam.

 

”Öyle tabii.”
”Ben konuşurken yüzüme bak lan!” diye bağırdı.

 

Baktım. Ağzının kenarındaki çene kasları seğiriyordu. Soyadı Batman olan birinin ağzının kenarındaki çene kasları seğiriyorsa çok öfkelenmiş demektir. Aynısının bende de olduğunu yıllar sonra fark ettim.

 

Babam kuşu gömdükten sonra merdiven basamağına oturup bir sigara yaktı. Benim de yanına oturmamı istedi. ”Bak Ömer Faruk,” dedi. Genelde aramızdaki hiyerarşinin altını çizmek istediği zamanlarda ”Ömer Faruk,” derdi. Gözlerimi kaçırmadan yüzüne baktım. Konuştu, çok uzun konuştu. Özetle, kuşları sevmemin güzel bir şey olduğunu fakat bunu onlara zararımın dokunmayacağı bir mesafeden yapmam gerektiğini; -sigarası bitmişti bir sigara daha yaktı- her canlının kendi yaşam alanında güzel olduğunu; kuşların gökte, balıkların suda sevilmesi gerektiğini; biz insanlardaki sahip olma hırsının güzellikleri bozduğunu, kirlettiğini araya bazı anılarını da sıkıştırarak anlattı.
O günden sonra kuşları hep uzaktan, onlara zararımın dokunmayacağı bir mesafeden sevdim.

 

Bunları sana neden anlatıyorum? Bu gün aynı hayatı iki kez yapmış olmanın aptallığını boynumda ağır bir vebal gibi taşıdığım için belki de…

 



Bu yazı 351 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.