KOMŞU KIZI

Penceresinin kenarına tünemişti yine… Başka ne işi vardı ki uzun zamandır? Bu küçücük
odanın ahşap penceresi, onun dünyasından hayata ancak uzaktan bakılan bir araçtı sadece…
Her gün uyanır uyanmaz pencerenin kenarına oturur, neredeyse günün tamamını orada
geçirirdi. Ne annesinin yakınmaları, ne de baba baskısı onu bu tutkusundan vazgeçirememişti.

Derin bir nefes çekti. Kolları uyuşmuştu. Pencerenin pervazındaki küçük menteşe dirseğini
acıtmıştı. Menteşenin bıraktığı ize baktı. Eliyle ovuşturdu… Annesinin diktiği yastığı kolunun
altına yerleştirdi.

Güneş çoktan doğmuştu ama sokakta yiyecek bulma umuduyla uçuşan serçeler ve başıboş
dolaşan kedilerden başka kimsecikler yoktu. Saatin henüz çok erken olduğunu oda biliyordu.
Ama bugün diğer günlerden farklıydı. Hiçbir anı kaçıramazdı…

Karşı komşuları Asiye Hanım hastalanıp çocuklarının yanına taşınınca evini kiraya
vermişlerdi. İşte Selim’in komşu kızı Gülperi ile ilk karşılaşması o gündü… Uzun siyah
saçları, yemyeşil gözleri, süt beyaz tenindeki al yanakları ile gerçekten peri kızını andırıyordu.
İlk bakışta aşk denen şey bu muydu? Saatlerce taşınmalarını izlemiş, pencereden bir saniye
ayrılmamıştı. Kaldırım karşı tarafı aydınlıktı artık…

Sadece ismini öğrenmek için bile günlerce beklemişti. Annesini nasıl da zorlamıştı
komşuluk yapması için… Sonunda istediği olmuştu, öğrenmişti. İsmi Gülperi’ydi. İçinden
defalarca seslenmişti. “ Gülperi, Gülperi…”

Rüzgârda uçuşan saçlarının kokusunu ezberlemişti. İçine ta en derinlere kazımıştı.
Yorulduğu anlarda pencerenin dibindeki yatağa uzanırdı. Görsel olana ihtiyacı yoktu.
Esintiyle odasına dolan çiçek kokusunda onun ayak izlerini bulabilirdi. Kısa sürede annesinin
yardımıyla onun hakkında pek çok bilgiye sahip olmuştu. ,

Gülperi üniversitede son sınıf öğrencisiydi. Okurken tanıştığı hayatının aşkıyla nişanlanınca
ailesi de büyük şehre taşınmaya karar vermişti. Bu sokağı ve bu evi seçmeleri ise Selim’e
göre tamamen şanstı. “Kader” dedikleri bu olsa gerek diyordu… Gülperi, gerçekten Selim’in
umutsuz ve karanlık dünyasını aydınlatmak için mi gelmişti? Her sabah okula gidişini, her
akşam dönüşünü beklemek bir umuttu onun adeta…

Çok değil birkaç hafta sonra o da Gülperi’nin dikkatini çekmiş, tanışmışlardı. Artık her gün
selamlaşıyorlardı. Gülperi fark etmese de aralarında geçen ufacık konuşmalar, Selim için
çok değerliydi. Âşıktı çünkü… Nişanlı olması, bu aşkın platonik olması umurunda değildi.
Seviyordu umarsızca, hesapsızca…

Nasıl olmuştu da böylesine bağlanmıştı bilmiyordu. Oysaki aralarındaki tek bağ pencere
önü ayaküstü sohbetlerden ibaretti. Bir bakış, bir merhaba üzerine sayfalar dolusu hayaller
kurmuş, kitaplar dolusu şiirler yazmıştı yüreğinde…

Komşu kızının sempatik ve iyimser tavırları, Selim’in durağan ve ruhsuz dünyasının
gülümseyen yüzü olmuştu artık… Kısacık an’lara pek çok sohbet sığdırmışlardı. Onsuz bir
sokak, onsuz bir yaşam düşünmek istemiyordu. Şimdi ise saatleri sayılıydı. Sanki göz açıp
kapayıncaya kadar geçmişti her şey… O gidince burası bu pencere nasıl olacaktı? Bunca
hayal kurmuştu aşk üzerine… Bir gün gelip gideceğini bu kadar çabuk veda edebileceğini hiç
hesap etmemişti.

Yutkundu… Annesi sessizce girdi odaya, kahvaltısını yatağın yanındaki sehpaya bıraktı.
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü yine… Dönüp bakmadı bile… Akrebin ilerleyen
sesini duydu. Zamana kızdı. Her gün okul dönüşünü geciktiren yelkovan şimdi sanki hızla
dönüyordu. Kafasındaki bütün çanlar ayrılık için çalıyordu.

Annesi ve babası endişeliydi. Bundan sonra ne olacağını ikisi de bilmiyordu. Oğulları ilk
defa karşılıksız bile olsa birini sevmiş, yalnız dünyasının kapılarını aralamıştı. Bugün onlara
nasıl bir oyun oynayacaktı? Bir yılan gibi yüreklerine çöreklenen acıyı yüzlerinden okumak
mümkündü.

Vakit epey ilerlemişti. Karşı kaldırımda bir hareketlilik vardı. Gözlerini bir saniye bile
ayırmadan bakıyordu. Gelin arabasının yanaştığını fark ettiğinde yüreğinde ince bir sızı
hissetti. Kapı açıldı. Gülperi bembeyaz gelinliği ile melekleri andırıyordu. Son kez cama
baktı. Bunca zaman Selim’in yalnızlığını anlamaya ve paylaşmaya çalışmıştı. Ama artık veda
vakti gelmişti. Elini sevdiceğine uzattı. Birlikte karşı pencere el salladılar. Selim koşmak,
bağırmak istedi. “ Gitme ne olur! Gitme” dedi defalarca… Sesi yüreğinde yankılandı ama
dudaklarından dökülmedi. Bacaklarına vurdu umutsuzca…

Araba yavaşça uzaklaştı. Çalan korna mutluluğun ilanıydı onlar için… Göz pınarları doldu.
Yutkunamadı. Boğazı düğüm düğüm olmuştu. Yumruğunu sıktı. Güçlükle yağa kalkmaya
çalıştı. Annesine seslendi: “Anne gel beni al, gel beni al” diye tekrarladı. Penceresini ve
perdesini kapattı. Annesi tekerlekli sandalyesini yanaştırdı, binmesine yardım etti. Onu içeriye
doğru götürürken önlerine uzun ve karanlık bir yol olduğunu her ikisi de biliyordu…

GÖNDEREN: Nelliy İzbudak

*

İNANMADAN YAŞANMAZ

Doğduğum günü hatırlıyorum desem, sanıyorum ki hayali ihracatla suçlanacağım. Suçu ispatlana kadar masum olan her birey gibi anlatmaya başlayabilirim o halde.  Çok komikti herkes, aptal bakışlar, anlamsız sözlerle yaşadım bir süre. Öyle ki, ya beni anlamıyordular, ya da ben onları anlamıyordum..Anlamaya İNANDIM.

 

Sesimi duyup, sözlerime karşılık vermeye çabalamanızla birlikte daha da kolaylaştı kendimi kabullendirmem. Ben gibi davranmadığınızı gördüğümde sizler gibi davranmam gerektiğineİNANDIM. Yürüdüm sizler gibi, koştum.Oynadım.Eğlendim, üzüldüm. Aynı sizler gibi

Okudum sonra, hem de yazdım. “Ali ata baktı”, “Ayşe ip atladı”. Hepsine tanık oldum. Büyüyünce ne olacaksın dediklerinde, mühendis ya da doktor diye  cevap verdim. Kitlesel psikolojiymiş sonradan öğrendim. Anlayacağınız, öğrenmeye İNANDIM.

 

Öğrenerek büyürken, öğrendiklerimin öğrenmem gereken esas şeyler olmadığını fark ettim. İçimden gelenleri dışıma vurmaya başladım bir yandan. Sessiz ve sakince düşünmeye İNANDIM.

Ara ara yaptıklarımı düşündüm, hatalarımı gözden geçirdim. Bir hatayı tekrarlamanın tamamen yanlış olacağını gördüm. Başkalarının doğrularıyla yaşamaktansa, kendi yanlışlarımı doğruya çevirebileceğimi fark ettim. Gördüklerime bakınca, baktıklarımı görmezden gelmeye başladım. Yani, görmeye İNANDIM.

Bunca yaptıklarımı nasıl oluyor da yapabiliyorum diye merak ettim. Araştırdım, var olunan günden yok olunacak güne dek. Benim sandığım her şeyin, bana ait olmadığını öğrendim. İNANDIM ki bir hiçmişim.

Bir şeylere inanarak geldik bugünlere hepimiz. Esasen inanmanız gereken şu olsun ki; inandığınız değerlerle sizleri kandırmasınlar.  Şu içinizdeki ses, dışınıza kadar yükselmişse doğru yoldasınız demektir. Durmayın devam edin, ta ki o sesi herkes duyana dek…

GÖNDEREN: yenalll

*

GÖNDEREN: Ersin Altın

*

 

                                                                                 GÖNDEREN: Emrah

 

Sizler de gönderilerinizi: Utopya E-Dergi “SİZDEN GELENLER” kuşağında görmek isterseniz gönderilerinizi rglavinya@gmail.com adresimize gönderebilirsiniz. Paylaşalım… Çoğalalaım 😉



Bu yazı 945 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

  1. Lavinya Oz. dedi ki:

    Tüm gönderiler için çok teşekkürler… Emeklerinize sağlık!
    @YENALLL

    “Bir şeylere inanarak geldik bugünlere hepimiz. Esasen inanmanız gereken şu olsun ki; inandığınız değerlerle sizleri kandırmasınlar. Şu içinizdeki ses, dışınıza kadar yükselmişse doğru yoldasınız demektir. Durmayın devam edin, ta ki o sesi herkes duyana dek…” hayran kaldım buraya, sizinle ayrıca bir iletişime geçelim diyorum 🙂

You must be logged in to post a comment.