SESLER RENKLER RESİMLER

– I –   

   RESİM

Ahşap evlerin kendine has kalabalığı her şeyi biraz daha zorlaştırıyor. Kalabalık dediğin insanı içine çeken zehirli bir kum yığını. Sesleri silen, gözleri zaman geçtikçe örten bir kum yığını. Zihnim dışarıdaki yoğunluktan etkilenmeden edemiyor. Beynimin kıvrımlarında gezinen karıncalar,yağmur sonrası pencereye tutunan damlalar kadar çok. Bildiğim bir şey varsa, hiçbir şey umurumda değil. İçine düştüğüm çukur, bazen sular yutuyor, beni üstüne çekerek hayatımı kolluyor bazen. Yağmurlu günlerin güzelliği de böyle. Gökyüzüne bakarken kendi kendime konuşuyorum.                                                                                                            

 

Malum kitaplar, bilindik eskimiş şarkılar, acıtan cümleler ve her bir önemsiz saçmalık kafamın içinde deliler gibi dönerken, benim içimdeki boşluk her birinin ne kadar değersiz olduğu  düşünceleriyle doluyor. Bildiğim bir şey varsa hiçbir şey umurumda değil. Dünyada bundan daha kötü hissettiren bir duygu var mıdır, ben bilmiyorum. Hiçbir şeye üzülememenin verdiği acıdan daha katmerlisine rastlayan çıkmış mı? Her hadiseyi mesele yapan gençlik günlerime geri dönmeliyim. Evet, evet çok uzakta da değilim. Hayır, büyü biraz. Büyüdün biraz. Geçti hepsi.

 

Yapmamalıyım. Düşünceler zehirli. Zihnim kalabalık. Ev kalabalık. Ev ahşap. Tahta gıcırtısı huzursuz ediyor. Yol var üstelik. Olmayacak bir şey var bir de. Yol kenarında bir ceviz ağacı. Ve ben henüz tek fırça atmadım yıllardır gözümün önünde duran rengarenk resme. Bak; arkada resim. Dönüp bakmadığı ağaç da dönüp gittiği yolun başında. Üstünde oturup yoldan gelip geçenleri izliyorduk onunla. Resimde ani ve hızlı geçişler yapıp çabuk bitiriyorduk manzarayı. Resim yine de güzel oluyordu. Resmimiz eskiyordu. Yol onun. Geçtiği yola tek fırça atmadım hala. Dal sağlam. Yıllardır üzerinde bekliyorum. Ve bazen içimden geçiriyorum. Hala hissediyorum. Çünkü onun gibi düşünüyorum. Ruhumun derinlerde bir yerine sıkışmış geçmişe ait anıları artık seyre değer bir resim gibi çünkü. Severek serpiştirdiğim güneşler gururum, hak etmediğim karanlıklar içinse söylenip duruyorum. Birilerinin beni bu yüzden küçümseyebileceğini aklıma getirmiyorum. İnsanlara sebepsiz güvensizliğimle el değmeden üretilmiş  iyi niyetim kol kola girmiş beynimin içinde cirit atıyor. “Soyut zihin yetersizliği.” Tamam, eyvallah, sus. Öyle veya böyle eksik hissediyorum. Resimle veya ruhsuz, her şey görece. Sen de her zaman biraz eksik hissederdin kendini. Ve öyle insanlar için de derler ki yanlarındaki kişileri etrafa güzel göstermeye, beğendirmeye çalışırlar. O insanlara, olur da kendilerini hayal kırıklığına uğratırlarsa, müthiş bir kin besleyip, onları yüz üstü bırakırlar. Zaman geçip de bu hayal kırıklığını unuturlarsa, iş, yapılan haksızlığı görmelerine gelir, ve vicdan azabı çekerler. Bu tür insanların vicdan azabıyla sevgiyi-aşkı karıştırmayan taifesi, bu süreçten sağ salim kurtulurken, kalanları geride bıraktıklarının kölesi olurlar. Kaçıp gittikleri dalgalar karşılıksız aşk olup dolanır ayaklarına.

 

Radyoyu açıyorum.

Sessizlik yaratmanın en kolay yolu gürültüye alışmaktır. Nereden aklına geldi? Bir şekilde herkes kendisini korumasını biliyor.

Yağmurlu havaların aceleci ve kararsız tavrı çoğu zaman insanları mutsuz olmaya itiyor. Ben öyle ıslak havalarda kendimi gereksiz mertebe ümitvar bulurum. İstersem her şeyi başarabileceğim zehabına kapılırım. Havaların ruhuma tesir ediş biçimi çoğu insanınkinden oldukça farklı. Bu yanılgıdan kurtulmak için ciddi kararlar beni daha gerçekçi olmaya iter diye düşünüyorum. Ve yeni bir karar vererek odanın bir köşesine, belirsiz bir sesi resmetmeye çalışır gibi odaklanıyorum. İnsan sesleri, uzun süre dinlendiğinde beyni deler mi acaba? Soru soran insanlar duymaya başlıyorum. Bitmiyorlar. Tekrar tekrar soran, susmaktan uzak sesler. Cevaplardan tatmin olmamanın her zaman zeka pırıltısı olarak yorumlandığı aklıma geliyor birden. Oysa böyle bir düz mantığın zekadan anlaması mümkün değil.Bence insanlar çoğu zaman aldıkları cevabı anlamadıkları için sorularını tekrar ederler. Sonunda gerçek bir karar veriyorum. Bazen düz mantıktan daha iyi bir şey varsa, o da daha düz bir mantıktır.

Radyodan bahsetmiş  miydim? Radyoları severim. İnsanı oyalarlar. Bu noktada amacım gürültüye odaklanmaktan kaçıp evdeki rahatsızlık veren sesleri bertaraf etmek olduğundan kendimi kurtaracak bir şeyler arıyorum. Şarkı oldukça kötü. Garbage’in yalnız bir şarkısını sevmem. Şansıma o çalıyor. Ve böyle zamanlar nefreti örtbas etmek için çok elverişli. Kendimi sevmek fikrine odaklayıp dinliyorum. Tell me where it hurts. Gününün büyük çoğunluğunu unutarak geçirmek isteyen insan bu konudaki hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Nefret etmek fikrini unutmak için ben de katılıyorum aralarına. İnsan olmaya mı, unutmaya mı? Unutmak istiyorum. Ve bunun tek yolu radyo. Bundan eminim. Hipnotize olmak gibi bir şey bu. Çünkü birini hipnotize etmek, ona istemediği hiçbir şeyi yaptıramaz. İstediğimiz her şeyden kolay yoldan kurtulmak böyle mümkünü ulaşılabilir olsaydı keşke. Ellerim kendiliğinden alkış tutmaya başlıyor. Gözlerimi kapatıp içimde insani ne varsa seyrediyorum.

Hava olumsuz. Herkes sokaklardan kaçıp benim yanıma üşüştüğüne göre yağmur dediğin olumsuz bir şey olmalı. Ben kalabalığı sevmiyorum. Dolayısıyla yağmur güzel. Olumsuz şeylerin peşinden koşsam kaçarlar mı? Şeyler. Hayatlarımızın dengesini elinde tutan üzüntüleri saklayan kelimeler yığını. Yaşamaya ihtiyaç duyduğumuz üzüntülerin üstünü örten beyaz renkli kelimeler. Renksiz kelimeler. Şeffaf üzüntüler. Güçlü inançlara yol yapan soluk üzüntüler. İnsan ruhunu güzelleştiren renkler. Üzüntüler. Düşünceler. Düşler.

Rahatlıkla insan hayatını ezmeyi, soğuk havalardan falan bahsedip bir şey olmamış gibi karşımdakileri bekletmeyi sevmeliyim. Telkinlerin hayırlısından umudum var. Ömür dediğin yeterince soğuk zaten. Ayrılmaya başlayan buz külçeleri kafamı yarıyor çok düşününce. Bir yolunu bulup cesaretlenmeliyim. Kafa göz yarmadan hayat dediğin adam etmiyor insanı. Ben ölmeliyim ben. Çünkü bir yerlerde, kafamın içinde delik deşik bir yerlerde Halime teyze susmuyor. Et de et. Kasap da kasap. Hava da hava. Günlük hayatın rutini hakkında saatlerce konuşabiliyor. Sarışın ruhların enerjisi tükenmez. Yumuşatmaya çalıştığı görgüsüzlüğü yurtdışı sohbetleriyle kalınlaşıyor. Yağlı beyaz kağıdın üzerine yayılan siyah sulu boya gibi görünen saç dipleri, kafasını savurdukça belirginleşen gerdanı, konuşurken bir o yana bir ötekine uçuşan memeleri ile insanı aile kavramından ve çoğunlukla gerçekten soğutan halini takınıp nefes almadan sürdürdüğü konuşmalarının ikinci kısmına başlayacakken ben, odayı derhal terk ediyorum.

 (Devam edecek…)



Bu yazı 1568 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

You must be logged in to post a comment.