Dününü bugününü anlayamadan yarınlara koşuyordu, gençliğini solduracak kadar coşkunlukla. Dedesinin koltuğuna enikonu uzanmış, dünyayla bağlantısını kesecek denli telefonuna odaklanmış kız arkadaşıyla mesajlaşıyordu. Simasında yabancı ve şehevi bir gülümseme vardı. Bedeni, sanki ondan bağımsızmışçasına hareket ediyor, sanki bir oyuncakmış gibi davranıyordu. Kırmızı bir elin oynattığı, fani bir oyuncak…
Dedesi kapının kolunu yavaşça indirdi ve ağır ağır kapıyı açtı. Önce içeri şöyle bir bakındı takatsizce, daha sonra yutkunup içeriye doğru, bastonundan yardım alarak, küçük küçük adımlar atmaya başladı. Dedesinin yaklaştığını, telefonun o efsun dolu dünyasına daldığından, farkedemiyordu bile genç çocuk. Dedesi başucuna vardığında ancak farkedebildi, yaşlılıktan titreyen bitkin bedenini. Dede, umutsuzluğun verdiği komutla başını iki yane çaresizce salladı. ”Dünyaya öyle bir dalmışsın ki, vurgun yemişsin yâ can.!’ dedi, ancak torununun mesafesinden duyulacak bir sesle. Çocuk bir nebze olsun utanmamıştı, gayet rahat tavırlarla koltuktan kalkıp yerdeki küçük mindere oturdu.
Bir süre sonra, mesajlaşmaya uzun bir ara verildiği çocuğun ahvâlinden anlaşılırken, dedesine dönüp ”Aşk dede, aşk. Ne yapayım aklımı başımdan almış.” dedi ve utanmış havası veren küçük bir tebessüm belirdi ifadesinde. ”Sevgili dediğimde, aklında ne canlanıyor yâ can?” diye, bir bilge edâsında sordu torununa. Torunu, dedesinin yine işi Allah, peygamber, din aşkına bağlayacağını geçirdi içinden. Bu yüzden bin türlü buhranlar oluştu içinde, Allah adını duyan küçük şeytanların velveleleriyle. Dedesinin sorduğu sorudan sonra, yüzünde anlamsız bir ifadeyle ”Yârimin yüzü tabii ki…” diye kararsızca cevap verdi. Dedesi aslında cevabının bu olmadığını biliyordu, bilginin ve hissiyatın verdiği anahtarla kelâm kapısını açtı.
”Keşke o olsaydı… Ama o olsa bile, cevabında kusur var yâ can. Sevgili deyince akla bir sima, bir maddi görünüm gelmez, gelmemeli. Seninkisi sadece şehevî duygularını tatmin etmek için bir oyun. Dede deyince benim suretim aklına gelir, bakkal deyince bakkalın, anne deyince annenin… Ama sevdâ surette vücut bulmaz evlâdım. Sevgili deyince, içinde onunla bulunmak umudu, bir çift kelâm etmek umudu, belki yanına varabilmek umudu yeşeriyorsa, onunla geçirdiğin tatlı anılar, bilmem kaç vakitler aklında zuhur ediyorsa işte o zaman sevdâlısındır yâ can.”
Dedesinin bu sözlerinden sonra içinde küçük katliamlar gerçekleşti gencin ve ufak ufak utanç mefhumu ihyâ oldu ruhunda. Dünyaya gönderilirken, zihninde mahfuz bırakılan bazı küçük gerçekler ifşâ oluyordu. Genç, ellerini kavuşturdu ve bir süre soluksuz durup, sanki bir şeylerin gelmesini beklermiş gibi kalakaldı. Parmaklarını şakaklarında gezdirdi. Derin bir nefes aldı ve aklına takılan küçük pürüzleri döktü dedesinin önüne.
”Aklım bana bunu gösteriyorsa, ben ne yapabilirim ki dede? Sonuçta düşüncelerimi yöneten o…”
”İnsanı hayvandan ayıran iki özellik akıl ve hissiyattır. Hissiyat aklın berzâhıdır. Aklın göremediklerini, bulamadıklarını o bulur ve hakikate erdirir. Hissiyat, aklın önündedir ancak denge insanın eline verilmiştir. Sen hissiyatını kuvvetlendirmeden aklına çalışırsan, dengeyi onun yönüne kaydırırsın. Bil ki akıl çocuk gibidir, kolayca kandırılabilir. Şeytanın küçük tuzaklarına kolayca kanar. Hissiyat, öngörü demektir ve hissiyatı olan tuzakları zorlanmadan görebilir. Mühim olan bu yolda sağlam durmaktır.”
Dedesinin her kelimesi, aklını olanca hızıyla hercümerç ediyordu. Hemen konuşsa saçmalayacaktı ve bunun bilincinde olduğu için bir süre bekledi.
”Düşüncelere karşı kendime güvenip sağlam durmam neyi değiştirir ki? Kendi noksanlarımı yine kendi şeytanım iyi bilmiyor mu dede?”
Dedesi, yönelen suallerin ihtiva ettiği kelimeleri tek tek işliyor ve cevabını veriyordu.
”Kendine güvenmen gerektiğini söylemedim ki.Sen kendine güvenirsen, aklına güvenmiş olursun ve yine aynı yola çıkarsın. Hissiyatını kuvvetlendirmen içinse yolu bilen birine ihtiyacın vardır yâ can. Ve senin yolunu kuran, bütün teferruatını bilir. Yapman gereken O’na yönelmek, güvenmektir. Kendi şeytanın senin yani aklının noksanlarını nasıl iyi biliyorsa, O da şeytanın noksanlarını iyi bilir.”
Dedesi her ‘O’ deyişinde şehadet parmağını kaldırıp arşı işaret ediyordu. ‘O’ diyip şehadet parmağını kaldırıyordu çünkü hareket dili, hissiyata bir nebze daha etki ederdi. Direkt olarak o yüce ismi söylese, belki gencin aklından geçenler potansiyel bulacak ve torunu rahatsız olacaktı. Hâl dilini iyi biliyordu.
Genç, dedesiyle arasında geçen konuşmayı, daha sonra kendi içinde birkaç defa düşünmüştü. Konuşmaları iyice anlamış ve iyiden iyiye şevklenmişti. Bir bebeğin büyüyüp yavaş yavaş adım atmaya başlaması ve yürümesi gibi yıllar içinde minik minik adımlarla maneviyata küçük çaplı yönelmeler yapmıştı. ‘Sevdiğim’ dediği kızla görüşmeleri, mesajlaşmaları da buna bağlı olarak peyderpey seyrekleşmişti.
Yıllar, yıllar geçmiş ve dedesinin tesirli sözleri kalmış, kendisiyse ebedi âleme beş ay önce göçmüştü. Cenaze töreninden sonra ilk defa yanına gidecekti dedesinin. Bu yüzden kendine kızıyordu ama ne yapsındı? Evleri kilometrelerce uzaktaydı. Yine de kendine bu bahanelerin arkasına gizlediği için utanıyordu kendinden ama sonunda gelmişti işte dedesinin kabrine. Sade mezar taşına baktı ve toprağını avuçladı. Ve gözyaşlarının sıklaştırdığı ses tellerinden çıkan ince, boğuk bir sesle ‘Dede.!’ dedi. Onun dediklerini düşündü ve ‘Dede’ dediğinde aklına dedesinin gelmediğini farketti. Onunla geçirdiği anlar, vakitler gözünün önünde beliriyor ve ebedî alemde onunla görüşme hayalleri, hülyaları oluşuyordu. Ve bunları gözyaşları aracılığıyla toprağa, ordan da dedesine ulaştırıyordu. Dedesinin demek istediğini iyice kavramış ve ‘dede sevdâsı’ gönlüne dolmuş halde toprağa kapandı. Cebindeki telefonu dedesinin kabristanını çevreleyen mermere düşmüş ve temel parçaları dağılmıştı. Ancak lahuti toprağa bir nebze temâşâ ile, bir nebze hüzünle dalmış gözyaşlarının buğulandırdığı gözleri bunu farketmemiş ya da farketmek istememişti…



Bu yazı 1209 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

  1. Lavinya Oz. dedi ki:

    YUSUF YARIŞMADAN HABER ALDIN MI?

  2. Husûf dedi ki:

    nisanda belli olmuştu da bir şey çıkmadı 🙂

You must be logged in to post a comment.