Muzur bir yaz akşamüstüsüydü.Bisikletle, çeşitli mahalleler dolaşıp aynı çeşitlilikte aksiyonlar yaşamıştık.Siteye dönme vakti gelmişti artık.’E vakit geldiyse bekletmek olmaz.’ deyip vakte mecburî uyuma geçtik…
Siteye vardığımızda, çocukluğumuzu çılgınca yaşayan bir yığın sütlaç olduğumuzu gururla hissediyorduk.Hatta yaşadığımız çeşitli aksiyonlara kendimizi o kadar kaptırmıştık ki; arkadaşımın bisikletinin, bisikleti insansız ayakta tutan o küçük ayak gibi parçası bozulmuştu ve biz bunu siteye vardığımızda anca farketmiştik (hoş, bunu farkedebilmemiz için bisikletin durması gerekti ve siteye varmadan da hiç durmamıştık ama olsun).Çılgınlıktan ne hallere düştüğümüze gururla gülerken, arkadaşım bisikletçiye gidip o aleti yaptıracağını söylemişti.Bunu ortalığa söylemişti ve sadece bir haber verme kastı içeriyordu fakat nedense ben bunu bir yardım çağrısı olarak almıştım ve sanki meydandaki tek müşfik benmişim gibi ‘Ben de seninle geleyim, yalnız gitme şimdi..’ demiştim.Suratımda ekşimiş bir tebessüm ve mahcup, yere eğilmiş bir bakış vardı.
Arkadaşım evden parayı almaya gidip, geri gelene kadar ayı duruşumu devam ettirmiştim istemsiz bir şekilde.Gelince, bisikletlerimize atlayıp aşağı mahalledeki bisikletçinin yolunu tutmuştuk.Arkadaşım bisikletçiye arzuhalini sunuyor, bense sanki bir abiymiş gibi yanında durup ufka derinmişim gibi bakıyordum.Bu, abi gibi tavırlarım ve ufka gönderdiğim derin gibi bakışlarım ‘Hadi la gidek..’ sesiyle bir son bulmuştu.Ben kendimi bir koruyucu, bir ağabey gibi hissederken, arkadaşım beni bir ‘şşt ordaki’ yahut bir uşak olarak mı görüyordu? Hafifçe başımı ona çevirip, bir derinmiş gibi bakış da ona atmıştım.Hiç tesir etmemişti kalasa, melül bakışlarının koyuluğunda bir ton eksilme bile olmamıştı.Neyse ki sağlam kişiliğim ve bu tip konulardaki umursamazlığım beni bu derin duygu anaforundan çekip çıkarmıştı…
Arkadaşım, bisikletçiyle yaptığı anlaşmaya göre, bisikletini ertesi gün alacaktı.E mecburen siteye kadar da yürümek zorunda kalacaktı.Fakat yine ben, ah yine ben…Müşfikliğim yine bitivermişti istikametimin başlangıcında.Arkadaşıma, onu önüme almayı ve siteye bu şekilde gitmeyi teklif ettim.Kabul edeceğini biliyordum tabi, o yüzden hemen şu ikazımı da yapmıştım ‘Bak!Bin ama pedala da janta da ayağını sokma, ne olacağını bilirsin..’.Evet ikazımı yapmıştım ama eksiltili cümle kullanmıştım.Çocuğun harbiden de ‘ne olacağını bilirsin..’ kısmındaki bilme eylemini gerçekleştirebileceğini düşünmüştüm.Fakat bu düşüncemin ne denli yanlış olduğunu, yaklaşık on beş saniye sonra gelen ‘dınk!’ sesinden anlayacaktım…
Bedenimin yer ile bağı kesilmiş, resmen yer çekimine meydan okuyormuş hissine kapılmıştım.Aman ya Rabb!Uçuyordum, rüya gibiydi.Yerin hızla yaklaşmasını görünce rüyadan uyanıp, kolumu koruma amaçlı öne atmıştım.Bir süre sonra, düştüğümü anlamış ve belli bir zaman, sırf düştüğüm için, öylece yerde serili durmuştum.Başımı kaldırdığımda kolumun yarısı bir memlekette diğer yarısı başka memleketteydi.Demek kırık buydu!Şok olmuştum ve pörtlek, yaşlı gözlerle inleye zırlaya yokuştan mahalleye doğru çıkıyordum.Bacağı janta sıkışan, üzerine bisiklet yığılan ve teknik olarak daha çok zarar görmesi gereken arkadaşım ‘Bisikleti getireyim mi la siteye..getiriyom haa’ diye bağırıyor ve gayet sağlam, hatta bir çizik bile zarar görmediğinin sinyallerini veriyordu.Bir yandan bu alay edercesine sözlerle sinire boğulurken, diğer yandan etraftaki evlerden bir teyzenin ‘Ne bağırıyon lan, kolun kırılmış sanki bişey mi olmuş, sus!’ şeklinde tezahür eden azarları içinde kayboluyordum.
İmdadıma, yolun sonunda bulunan rahmetli dedem yetişmişti.Site kapısına kadar, benim kadar panikleyerek gelmiş, beni getirmişti.Eve kadar çıkamayacağımı, o halimin olmadığını söyleyip mermere yığmıştım kendimi.Midemde, midemi çıkaracak kadar bulantı mevcuttu.Kusmak istesem de kusamamıştım.Yere kapaklanmış ve öylece kalakalmıştım…
Kendime geldiğimde, evdeydim ve koluma bir tülbent sarılı halde yatıyordum.Babamın gelip beni hastaneye götürmesini, bir yari bekler gibi bekliyorduk.Gözümün kenarında, babam geldiğinde onun üstüne boşaltacağım bir dolu katre vardı.Evdekilere, kendi paylarına düşen kadar gözyaşı dökmüştüm…
Babamın gelmesini beklerken, kendimi bu kırıklığa hayli alışmış bulmuştum.Hatta evden çıkıp aşağı inmiş ve ordaki banklardan birine oturup Tarkan’ın ‘Kırıldı kolum kanadım, olmadı tutunamadım..’ şarkısını mırıldana mırıldana babamı bekliyordum.Araba gelince hemen gariban halime bürünüp gözlerimi buğulandırmış ve babama payı olan katreleri vermeye hazırlanmıştım…
Arabaya apar topar binip ‘Acil’in yolunu tutmuştuk.Anam-babam panikten park edecek yer bulamıyorlardı.Hele şükür bir yer bulup arabayı park ettikten sonra hastaneye girip hemen beni sedyeye yatırdıktan sonra birkaç işlem yapıp odaya götürmüşlerdi.Odada elvan elvan dert kokusu vardı ve derdi olan-olmayan herkeste bir feryat figan yahut bunu yaşatan bir yığın nazar vardı.
İşlemler tamamlanmıştı ve ben, cesurca düşmanını bekleyen bir asker gibi doktorun gelmesini bekliyordum.Doktor gelip, aileme beni tutmasını söylemişti fakat kendi de benim kolumun kırılan kısmını tutuyordu.E o da bendim.? Ailem bir tarafta, doktor bir tarafta, çekiştiriliyordum.Bir ara suratlarına baktığımda, kolumla halat çekmece oynadıklarını düşünmüştüm.Çünkü doktorda pis, sinsi, muzur ve hiperaktif bir çocuk görüyordum.Çocukluğunu bende mi yaşıyordu bu yılların, suratında derin izler bıraktığı, doktoru?Bu kafamdakileri uzun uzun düşünecek kadar oynamışlardı kolumla.Ve düşüncelerimi de, kolumun akıbetini de nihayete erdirmişlerdi.Kolumun oturtulduğu düşünülmüş ve alçıya alınmıştı, fakat ne olur ne olmaz diye röntgen çekilecekti.Yine işlem, işlem…Derken röntgen bölümüne gelmiştik ve kolumun çeşitli pozlarda röntgeni çekilmişti.Fakat kolumun, alçının içinde bir yılan gibi kıvrıldığını, kemiğin etime küçük şakalar yaptığını hissetmiştim…Röntgene bakılmıştı ve kolumun yerine oturduğu söylenmişti.Artık alçının açılması için bekleme süresine girmiştim…
Kırılan bir kol, bazen yeni bir yol banisidir…



Bu yazı 955 kez okundu.
EMEĞE SAYGI. LÜTFEN KULLANDIĞINIZ İÇERİKLERİN LİNKİNİ VERİNİZ.

  1. Lavinya Oz. dedi ki:

    EMİN OL KIRIK, DOKU İNCİNMESİ KADAR CAN YAKICI DEĞİL 🙂

  2. Yusufener dedi ki:

    onu bilmiyorum ama kırık can acıtmıyor ablam 🙂 görünüşü ağlamaya yetiyor, o durum can yakıyor kırık değil 🙂 onun acısının ölçüsünü de bilemem artık, asıl kıyas yapılırsa.. 🙂

You must be logged in to post a comment.